5 Kasım 2010 Cuma

Canım Ankara sen üzülme....


Evden çıkmadan önce gazeteyi okuyordum, H&M yarın sabah saat 6:00'da İstanbuldaki ilk mağazasını açıyormuş, gelen ilk 200 kişiye özel süprizleri olucakmış.... Ahh biz sevgili Ankaralılar ne yapsın peki....

H&M'in bence herkesin kalbinde, hayatında özel bir yeri vardır, her kadın güzel giyinmek ister, uygun fiyata alışveriş yapmak ister..... H&M herkese hayatında bir kere bi lezzeti yaşatır. Konu ne olursa olsun belki sadece bir saç tokasıdır, yada basit bir bileziktir, ama siz onu uygun fiyata güzelini ve şık olanını alabilirsiniz....

Şimdi H&M uygun fiyata falan satıyor, birde üstüne üstlük bir kaç senedir, ünlü isimlerle birlikte çalışıyor.. Bu ara Lanvin ile birlikte çalışıyor. Normalde Lanvin, veya başka bir markanın herhangi bir ürününü alma şansı olmayan bizler için bence çok güzel....

İstanbuldaki elemanları eğitmeleri için yanlış hatırlamıyorsam Almanya'dan eleman getirmişler...
Umarım bizim sevgili insanlarımız bu güzelliği mahvetmezler....

Zamanında bir arkadaşım (tabikide kız olmayan) H&M'den yaptığım alışverişi görünce beni sürekli alışveriş yapan biri olmakla suçlamıştı. Ama asla anlayamazdı H&M kültürünü, aslada anlayamayacaktı....

H&M hakkında bilgi verdikten sonra başlığıma dönmek istiyorumki şu aralar tüm moda blogları H&M'in Lanvin koleksiyonu üzerine yazılar yazmakta...

Diğer konu ise Evimin herşeyi Ikea hakkında..... İstanbula açtı, İzmire açtı, Bursaya açtı.... Nerede benim canım Ankaram, yok...

Çünkü daha yeni açılıyor, benim canım Ankaram daha yeni tanıycak, daha yeni ucuza lezzetli yemek yemenin tadına varıcak, daha yeni o küçük kalemleri avuçlayıp cebine indiricek ve bundan mutlu olucak, işveççe okumaya çalışıp eğlenicek....

H&M ne zaman gelir Ankara'ya hiç bilmiyorum, yakınlarda gelmez ama fakat ben isterimki açsın bir mağaza Kentparka....

Kentpark diyince, FCUK nereye açılmış..... Kentpark'a hemde nerden önce bilin bakalım, İstanbul'dan önce....

Hangimiz önde hangimiz arkada bilemedim... Ama sen üzülme canım Ankara....

4 Kasım 2010 Perşembe

Get out while you can...

Hava bahardan kalma pastırma yazı.... Sonrasında gelicek soğuk ayaz falan ben hiç sevmem allahtan, kışı sevmeyen insanlarla birlikte çalışıyorumda dert ortağı oluyoruz.

Kışı sevmeyen bir insan olarak, kıyafetleriminde gayet kışa uygun olmadığının farkına vardım, yazın giyinirken hiçbir sıkıntı yaşamazken şimdi neredeyse 20 dakikamı ne giysem diye dolabın önünde içine bakarak geçiriyorum.

Sevimsiz can sıkıcı bir durum.

Dün Emre'yle birlikte New York'ta 5 Minare filmine bilet aldık cumartesi günü izlicez, Emre'de geçen hafta air hockeyde yenilmenin acısını unutamamışki, rövanşını istiyor ne derler yenilen pehlivan güreşe doymazmış.

Ofisteki balkonda yanlız kalmış, bence biraz dışlanmış bir saksı çiçeği var yazdan beri bir kere bile açtığını görmedim, içemediğim bardakta kalan, çay, kahve, su, kola ne varsa içine döktüm...

Dün balkona çıktığımda ne görüyüm benim yanlız kalmış, dışlanmış saksı çiçeğim pembe pembe çiçekler açmış ne kadar sevindim anlatamam meğersem benim sessiz kızım, ayaz soğuk istermiş.

Resmini çektim ama daha yükleyemedim...

İki gündür, sosyal faaliyetler içersinde olduğumdan dizilerimi izleyemiyordum, dün akşam oturdum hepsini internetten bir güzel izledim...

Behzat Ç. bir Ankara dizisi olmasaydı gene böyle izler miydim diye soruyorum kendime, hatta Emre'yle birlikte düşünüyoruz, galiba izlemezdik, biz gariban Ankaralılar sahip çıkıyoruz dizimize...

Yanlız o Öyle Bir Geçer Zamanki dizisi bu hafta nasıl bir noktada bitti öyle... Allam allam acaba Cemile bu sefer hakkaten katil olur mu?

O Neriman yenge denen karıda ne midesiz biri öyle allam valla Mete'nin amcasına yumruğu az bile kaldı, Karolin konusuna girmek bile istemiyorum, kızım değer mi yaaa..... Şimdi çocuklarını döven, evden kovan adam, gün gelir sanada yapmaz mı?

Neyse iyice anneanneye bağlamadan kapatıyım konuyu....

Hadi birde benden günün sözü olsun, allah bir kapıyı kapatırken diğerini açar, her akşamın bir sabahı vardır, çok şey bildiğini sananlar aslında hiçbirşey bilmeyenlerdir.

2 Kasım 2010 Salı

Erken kararırken havalar....

Gene bilen bilir diyerek başladığım bir yazı; bilen bilir benim için kış saatlerin geri alınmasıyla başlar, 21 aralıkta biter neden çünkü 21 aralıktan sonra günler giderek uzar, helede saatler ileri alındımı amann değmeyin keyfime......İşten çıkarken artık karanlık çok mutsuzum....

Okumak istiyorum, evet.... elime ne geçerse okumak istiyorum, belkide bu yüzdendir sürekli daha fazla blogu takip etmeye başlamam. Seviyorum okumayı.....

Geçen cumartesi, napalım napalım derken benim aklıma çok şahane bir fikir geldi, Keçiören'e, tıpkı İstanbuldaki gibi kocaman bir akvaryum açıldı böyle havuza dalabiliyorsun, balıkları elleyebiliyorsun falan. Ohh mis gibi, tamam dedik cumartesi öğlen 3te gidelim.... Doluştuk arabaya heycanlıyız balıkları görcez diye, hatta benle iddalaşıyorlar, dedim dalarım ben tüple içeri diye, yok dalamazsın falan... Zaten Keçiören Belediyesi saolsun öyle güzel levhalar koymuşki!!!!! Elimizle koymuş gibi bulduk!!!!

Anammm o ne, o nasıl bir sıra, nasıl anlatsam size... Şöyle anlatıyım bizim Rektörlük binasından nizamiye'ye kadar sıra.. Okul otobüsleri gelmiş, pusetli aileler falan... Bide sıra ilerlemiyor, yok dedik bekleyemeyiz zaten saat 3, havada erken kararıyor falan....Hevesim fena halde kursağımda kalaraktan ve başka sefere diyerekten çıktık.

Napalım napalım derken bir bakmışır bowling oynuyoruz, langırt oynuyoruz, kumpir yiyoruz, air hockey oynuyoruz, çocuklar gibi şen bir hafta sonu geçirdik.

Bu arada Emre'yi çok pis yendim air hockey'de ......

Cuma günü annemle sabahtan akşama kadar film izledik, önce tekrardan Melekler ve Şeytanları izledik, sonra sinemaya gittik L'age de Raison, Aşka fırsat veriri izledik, güzel bir filmdi, sonra eve geldik akşam yemekten sonra Eyvah Eyvah'ı izledik.. Annemle çok eğlendik....

Pazar günü ise tüm gün evde yatmanın verdiği muhteşem hafiflikle mutlu oldum...

Dün akşam Sakarya'daki Eski Yeni Bar'da Yasmin Levy'i dinlemeye gittik, böyle giderken Emre'ye söyleniyordum, ya herkes şarkıları bir ağızdan söylerse diye, o da yok artık ispanyolcamı bilcek herkes diyordu, bi gittik kadın bi başladı...Ufff çok güzel sesi var kadının.... Makyajıda çok güzeldi, siyah siyah boyamış gözleri. Bir tane şarkısına başladı tüm eskiyeni bir ağızdan söylüyor. Emre'yle ben kaldık böyle.... Meğersem bizim millet bülbül gibi ispanyolca şarkılar söylermiş. 9'da başlaması gereken konser 9:30'da başladı, biz 10:30'a kadar dayanabildik, böyle ben bir yorgundum....

Bu haftayı saymayalım bir sonraki hafta artık bavulumu hazırlamaya başlayacağım yavaştan, saolsun Özge çok güzel yardımcı oldu, neler yememiz gerekiyor, neler alabiliriz, hava nasıl olur konusunda......

27 Ekim 2010 Çarşamba

Sırada beklerken ben

Bugün sabahım sırada beklemekle başladı.... Efenim önce güzel haberler veriyim İspanya Vizemi almış bulunmaktayım herhangi bir engel olamadığı sürece İspanya'ya gidiyorumm Oleyy oleyy hatta İspanyolca Holey holey....

Sabah Elçilik önünde bekledim, bu elçilik önünde beklemek çok sosyal bir ortam oluşturuyor, şimdi ben geçen hafta işimi halletiğimden bugün sadece pasaportumu almaya gittim. Yeni başvurucak olanlarda allam bir telaş, herkes birbirine siz hangi turla gidiyorsunuz, Ankara çıkışlı uçak mı gibi güzel bilindik sorular sormaya başladılar. Saat 9:30'da ilk başta pasaportunu almaya gelenler olmak üzere içeri girdik. Kapıda 50 kişi sıradaydı hepsinin bakışları altında elimde vizeli pasaportum kapıdan dışarı çıktım.. Zafer benimdi.

Sonra okula döndüm birde ALES'e başvurmak için sırada bekledim....sonra öğlen yemek yemek için sırada bekledim, kahve almak için Starbucks'ta sıra bekledim....

Ben bugün hep sırada bekledim......

14 Ekim 2010 Perşembe

On Melancholy Hill

Zaman çok hızlı geçiyor.... Ben hiçbir zaman kuaförde saatlerce oturup saç yaptırabilen veya dükkan dükkan geziü tüm günümü alışverişe verebilen biri olmadım. Belkide olmalıydım.....
Fön çektirme düşüncesi bile beni gerer bazen veya alışverişe çıkma fikri psikolojimi bozar.
Ben isterimki hemen saçım olsun, alışveriştede mağazaya giriyim çıkıyım. Ay onu dene bunu dene beni çok zorluyor.

Geçen haftasonu tam tersine acayip kendime yönelik bir hafta sonu geçirdim. Önce lazere gittim (evet hayatımın yatırımına başladım) pazar günüde L'occitane'a ücretsiz cilt bakımına gittim ay nasıl güzel nasıl memnun kaldım anlatamam size.... Tabi hemen bir kaç L'occitane ürünü aldım, sonra keşke L'occitane'da çalışsam dedim ne güzel sürekli ürünleri alırım denerim ohh mis dedim içimden.

Cilt bakımından sonra nasıl mutlu ve huzurlu oldum anlatama size, bence herkes yaptırmalı bir zaman. Hatta bir sonraki cilt bakımını anneme aldım onu götürcem.

Yanlız bu kendime yönelik olan hafta sonu daha aslına daha fazla kendime yönelmek istediğimi hatırlattı bana...

Sonra hafta sonu Panora'ya gittik, Timboo'da yemek yedik, yaa orda limonata içtim ne şeker kavanoz bardakları var oranın öyle.... Çok doyduk çok..

Sonra ben pazartesi günü spora başladım.....

Asıl haberler benim iş durumumda bu yeni patronum sanırım benden memnun... Ofis 2.kata taşınıcak, kapı, parke ve ofis renk seçimini fakülte sekreterimiz ile bana bıraktı..... Kafa patlatıp renk kombinleri bulduk.. ve Budizmin rengi olan turuncu renkte karar kıldık... Canlı olsun diye....

Ankara'da havalar o kadar güzelki içim yaşam sevinciyle doluyor her sabah!!!!! Çok severim yağmur çamur......

Neden bilinmez canım "Great Getsby"yi okumak istiyor...

6 Ekim 2010 Çarşamba

Bazı şeyler var aklımda.....

Bugün ofiste çok yorucu olmayan günlerden birindeyim, başkalarını dinlemektense kendi iç sesimi dinliyorum, bol bol blog okuyorum. Blog okumayı seviyorum, çünkü sürekli değişiyor, bir kerede bir çok kişiye ulaşabiliyorum, hiç tanımadığım insanların dünyalarına girebiliyorum.

Aklımda olan şeyler var....

Gitmek...
Ben hiç gidenlerden olamadım, olmadım. Ben hep gidenlerin arkasından bakan oldum. Gitmek derken bir yerden bir yere gitmek anlamında felsefe yapmıyorum. MySis gitti, Edoş gitti, Yasom, DenizKuşum, Pın, Elo hepsi gitti, Ankara'da ben kaldım. Arada bir benim işimden nefret etme damarım tutar geçenlerde gene tuttu, acaba diyorum bana bir gün tak edicek mi? Yada tık edecek mi, bende gidecek miyim? Her zaman derim her bitiş yeni bir başlangıçtır.

Güven...
Dün akşam evde Oprah Show'u izliyordum, bu amerikalıların kendilerine olan güvenlerine hayran kalıyorum, şimdi bunların nufüsünun yarısı obez ya, o konu ile ilgili bir programdı, işte yok kilo veriyorum arkadaşlarım benden nefret ediyor, yok kızım hep şeker yiyor gibi. Konuk kadında bir kitap yazmış, Oprah ile bunlar sürekli kendine güvenin ne kadar önemli olduğundan bahsedip durdular, valla bu Oprah iyi konuşmacı, program sonunda bende bir gaz kendime güvenimi arttırdılar. Be full of yourself diyorlar... Neden" self confidence" değil bilemedim.

Arzu, istek...
Bu Amerikalılar der, be careful what you wish for diye, valla doğru, insan istedikleri konusunda dikkatli olmalı. Etraflıca düşünmeli..

Üstesinden gelme....
Bazılarınız diye bilirsiniz, bla bla böğkk çok sıradan diye ama, allah kimseye kaldıramayacağından fazlasını vermez, herkes en kötüsü kendi başına geldi sanır, ama herkesin olayları ele alış şekli farklıdır.

Farkındalık....
Bu farkındalık konusunu, kendine güven veya tecrübe ile birlikte ele almak geldi içimden. Çalışma arkadaşlarıma göre genç, okuldaki üniversite öğrencilerine göre yaşlıyım. Bence kişinin kendinin farkında olması gerekli. Şimdi bizim okulda arabalı öğrenci sayısı bir hayli fazla, kimiside böyle lüks araba sürmenin bir imtiyaz olduğunu sanıyor, ama bizim emektar polislerimiz bunları yemiyor. Ama helal çocuklara kendi haklarını haksız olsalar bile savunuyorlar. (uff çok alakasız oldu, kafamda başka birşey vardı başka türlü anlatıcaktım ama olmadı)

Saygı....
Benim için saygı verdiğin kadar saygı görürsün çok doğru bir kalıptır. Görev değişikliğim nedeniyle farklı üç patron tanıdım. Benim asıl patronum, emir komuta zincirinde en zayıf halka olduğumu bana her zaman hissettirir, attığım saygı dolu emaillerime emir kipiyle biten cevaplar yazar, şu an ki patronum şikayetlerimi dinler ve bunların üzerine gider, halletmeye çalışır, asla emir kipiyle biten emailler atmaz, bazen çok zor ve yorucu olur ama herşeyin farkındadır. Çalıştığım kişilerlede öyle bana saygı duymayana, saygı duymam.

Sabır, dinleme....
En basit kural karşındakini dinleyeceksin kardeşim, bakalım ne anlatıyor, ne istiyor, karşındakini dinlemezsen eğer olmaz. Şimdi ben öğrencilerle çok içli dışlı olmaya başladığımdan beri, bu güzel genç, zeki çocuklarımın iletişim sorunu yaşadıklarını gördüğümden beri daha anlayışlı ve sabırlı oldum (zaten öyleydim) Çok şeker saçmalıyorlar, bende sabrediyorum.

1 Ekim 2010 Cuma

Ce que j'ai fait....


Fransızcamın artık tam anlamıyla yerlerde olduğunu idrak etmiş bulunuyorum, o gün Osman gmail statüsünü fransızca yazmış Osmanım dedim bune :) Yani cümleyi çıkardımda o kelime neydi, çok üzüldüm halime çok...

Bende elimde daha doğrusu fransızcamın yettiği kadarı ile başlıkları fransızca yazacağım.

Size son "my work of art"ımı tanıtmak istiyorum, biliyorsunuz uzunca bir zamandır ilhamım yoktu, geçen gün ofiste telefonda arkadaşımla konuşurken bir anda kendisi ortaya çıktı, asıl sebep yeni alınan daha doğrusu bana hediye edilen o sarı kalem, böyle kocaman tombul bir boya kalemi ve neon renkte. Hem pastel, hem suluboya olarak kullanılabiliyor.

Benim biricik anneannem dün ameliyat oldu, pazar günü düşüp kalça kemiğini kırdı, çarşamba günü hastaneye yatırıldı, dünde kalçasına protez takıldı ameliyatla.

Daha öncede yazdığım gibi İzmir'den döndüğümden beri nezleyim... Ben nezleyim, Mr Wayfarer nezle, okuldaki bölüm sekreteri nezle.... Havalara dikkat.

Osman sen işi bıraktın sabahları gtalkta kimle konuşucam sorarım sana:)