29 Aralık 2010 Çarşamba

Hier encore j'avais vingt ans..

Bugün benim doğum günüm her sene doğum günümde Charles Aznavur'dan Hier Encore şarkısını dinlerim ve bilumum yerdeki iletilerimi onunla değiştiririm. Ben bugün bir yaş daha aldım.

Son bir kaç gündür çok sıkıntılı günler geçirdim, sevinmem gereken birçok olaya kendi kendime dert ettiğim için sevinemedim bile. Hayat acımasız ama hayat kimseye kaldıramayacağından fazla dert vermiyor.

Bazen sizin için en kötü güzüken en güzeli en hayırlısı olabiliyor ki, genelde de oluyor. Ben bunu 2010 en başından en sonlarına doğru iyice yaşadım tattım, allam naparım neden dediğim 2010 yılının ilk aylarında yaşadığım olay hayatımda başıma gelen en güzel şeydi, artık tek kelimeyle break free yaşadım...

Yaz aylarına doğru ise nasıl yaaa.. ben orda naparım dediğim şey hayrıma döndü ama daha erken bazı şeyler için.
 
Dün çekirdek aile bizim BSO'nun yılbaşı konserine gittik, çok çok çok güzeldi, zaten Çaykovski'den seçme eserlerle beni benden aldılar.. Fındıkkıran, Uyuyan güzel falan.. Hatta bale vardı, sonra kar yağdırdılar, köpük yağdı üstümüze, fındıkkıranı dinlerken gene çok mutlu oldum dedim bu 2011 benim için çok güzel bir sene olcak....

Ben şimdi doğum günü yemeğime gidiyorum herkese tüm güzel dilekleri için teşekkür ediyorum. Böyle günlerde anlıyorum zaten kim gerçekten yakınım kim değil çok iyi oldu artık bazı insanlara sonsuza kadar hoşçakal dedim.... Benim doğum günü tarihi nedeniyle hediye falan yalan olur yılbaşı ayağına istediğim üç beş kişi arasın bana yeter. Ve o üç beş kişi aradı hayat daha güzelleşti....

20 Aralık 2010 Pazartesi

İyi oldu bu sefer bitti haftasonu hemen....

Bu hafta sonu benim için çok yorucu geçti, en güzel kısmı sadece pazar akşamı aile dostları ile birlikte yapılan rakı balık keyfiydi, üstünede tatlı ve türk kahvesi.

Cumartesi zaten kargaşa ile başladı, haftasonu geleneği pazara gittim eller kollar dolu eve geldim, ondan sonra annemle birlikte yılbaşı alışverişine dışarı çıktık, alllam o panora öğleden sonra saat 4'te nasıl kalabalık girmek mümkün değil şansımıza boşalan bir yere park ettim, sonra sanki bedava veriyorlar herşeyi, başladık dolaşmaya kalabalık gürültülü nefret ettim zaten sevmem öyle çıkalım saatlerce alışveriş yapalım neyse kazanılmış ganimetlerle eve doğru yolumuza koyulduk.. Ben artık kendimi nasıl sıktıysam akşam yatmaya yakın benim migren kendini gösterdi, yatmadan bir ağrı kesici alıyım dedim. Yattım, bu arada pazar sabahı Ales sınavım var.

Sabaha karşı 5:30 yataktan muhteşem şiddetli bir başağrısıyla uyandım, migren o şiddetli yüzünü göstermişti, tabi midemde bu duruma kayıtsız kalmak istemedi, saat 6 gibi babam uyandı, sağlık merkezinin yolunu tuttuk, bir bulantı giderici bir ağrı kesici iğne olmak üzere iki taraftan iki iğneyi yedim, eve dönerken miden gene bu kadar eğlenceye kayıtsız kalmak istemedi ve babama arabayı durdurtmak zorunda kaldım, 7 gibi evdeydik biraz dinlendim, uyudum sanki.... Sonra saat 8'de sanki yeniden doğmuş gibi uyandım biraz yorgun olarak Ales sınavıma gittim.

Sınava binasına alınırken üstümüz arandı, yanlışlıkla çantası ile gelenler kesinlikle içeri sokulmadı, sınav başlamadan bir poşet içinde iki adet kurşun kalemimiz, silgimiz, kalem tıraşımız, bir adet peçete ve 3 adet olips şekerden oluşan sınav paketimizde önümüze kondu.

Bu pazar ÜDS var, bu sınav için eve sınava gireceğimiz yeri gösteren belge yollanmayacakmış efenim internetten şifremiz ile bakıcakmışız.. Eyvallahhh dedim bizim okulun hemen yanı ÖSYM şifre için gittim dediler şifreyi biz vermiyoruz, ODTÜ'deki Ösym'nin yerinden alcaksınız... Allam Odtü'de kayboldum zaten neyse, herkes yanlış yer gösterdi geçtiğim yerlerden bir daha geçtim en sonunda buldum 2TL ye şifremi aldım ofise geldim şifremi girdim ve sınav yerimi öğrendim...Haftaya G.Ü. Müh. Fak.'tayım aynen böyle bir yazma tarzı. Herkes bilmek zorundamı kardeşim G.Ü'nün Gazi üniversitesi olduğunu.

Ösym adres çubuğunu 30 karakterlemi sınırlardı,Twiter bilem 140 karakterle anlat derdini diyor. Bu pazartesi günü heyecanlı geçti, haaa bide ofiste mail serverları değişti tüm mailler serverda tutuldu falan benim mailim 2000 tanesini yedeklemiş saolsun.... Birde yedeklerini silmekle uğraştım.

14 Aralık 2010 Salı

Aslında Aklımda Farklı Şeyler Vardı...

Aslında bugün evden çıkarken yazmak üzere kafamda çok farklı bir konu vardı... Fakat az önce okuduğum blog yazısından sonra tamamen değişen bir ruh hali içine girdim.

Ama karar verdim önce yazmak istediğim konu üstüne yazacağım. Ben bu pazar Ales haftaya pazar ise Üds sınavına giriyorum. Kpss'de pörtleyen kopya skandalından sonra, sınava gelirken yanımızda bulundurmamız gereken eşyalar konusuna bayağı bir yasak getirdiler. En başında artık kalem, silgi, kalem tıraş, uğurlu trolünüz falan gibi sınav için gerekli elemanları getiremiyorsunuz size bunları salon yöneticileri size vericeklermiş. 

Ondan sonracığıma, su, anahtar, telefon, kolye, küpe, bilezik ve çanta bulundurumıyorsunuz yanınızda bulunduramadığınız gibi, sınava girerken emanet edebileceğiniz bir yerde yok. Hani ÖSS bu desek çocuklar küçük anne babası sınava getiriyor desek bi nebzede olsa anlarım ama Ales yani koca adam olmuşuz falan. Diyelimki çanta almadım yanıma arabamıda almadım anahtar sonuçta otobüse binicek kadar para aldım yanıma, eeee evimin anahtarını nereme sokucam. Saat falanda takamıyoruz, her sınıfta saat olucakmış..

Haa bu arada sakın yanılıp şaşıp ehliyetinizle gitmeyin ya tc kimlik kartınız yada pasaportunuz kimlik olarak kabul görücekmiş, ehliyetle gidenler sınava alınmayacakmış..

Şimdi zaten sınava giriyor olmanın verdiği heyecan var birde kolyem mi var anahtar mı yanımda stresi mi yaşıycaz. Eyvallah hiçbirini yanımıza almadık.

Sınavdan çıktık... Otobüs bekliyoruz gelmiyor, kaçırdık mı diye saate bakamıyoruz neden çünkü saatimiz yok. Pazar günü bütün millet soğukta dışarda otobüs beklemez heralde, neyse etrafan birini bulup soruyoruz zira saatimiz yok bakıcak. Diyelimki otobüsü kaçırdık, arkadaşı arıcaz "Hacı sevabına gel beni al" diye ama oda ne telefonumuzda yok. Böyle adeta tam bir mal gibi bekliyoruz. O zaman Ösym bide toplu taşıma yapsın sınavlardan sonra, sınav çıkışı merkez noktalara servis kaldırsın.

Ama asla asla emanet yapmasın, sınav stresi yaşarken bide anahtarımı, telefonumu dışarda biri mi çaldı diye, panik yapmak olmaz. Daha bu satırları yazarken darlandım. 

Bu pazar, haftaya pazar veya ondan sonraki haftalarda etrafta çantasız, saatsiz, parasız insanlar görürseniz şaşırmayın zira onlar sınava girmeye gidiyorlardır veya sınavdan çıkmışlardır. Sevabına çevirinde saati söyleyin veya en yakın dolmuş durağına bırakın.

10 Aralık 2010 Cuma

9 Aralık 2010 Perşembe

Hırpalandım Bugün....

Bugün resmen hırpalandım, yoruldum.. Ama sen mi büyüksün ben mi büyüğüm len perşembe dedim... Perşembede benim bu diklenişime baş kaldıramadı, saat 16:34 itibari ile perşembe bana 1-0 yenildi... Umarım uzatmalarda yemem son golü... Neyse bugün telefonlarım hiç susmadı, sürekli çaldı, çaldı ve çaldı...

Peki ben hepsine cevap verdim mi evet verdim, bugün öğlen yemeğim çok tatsız geçti, yemek güzeldi ama keyif vermedi. Emre ile bi konuda anlaşamadık, vallahi boğazıma dizildi yemekler... Sonrasında hallettik tabi.

Dün gene bloglar arası trekking yaparken, yeni birkaç blogla karşılaştım, dedimki biz kızlar hep mi aynı duygular içinde yaşıyoruz, hep mi bu gerizekalı erkekler aynı.... Sonra dedimki ben baştan yanlış yaptım, bloguma böyle başlamıcaktım. Ne varsa yazıcaktım, ama ben ipleri en başında saldım, öyle havadan sudan, eften püften şeyler yazdım..

Bu kızlar bold and the beautiful misali yazmışlar, ilişkiden geriye kalan ne varsa, iltihap toplayan bir yara misali patlatmışlar, içlerinden geldiği gibi, her bir cümle arkasından bir duyguyu sürüklemiş. Helal olsun dedim bu kadar açık yürekli oldukları için... Hatta bazıları ben bunları yazıyorum bazılarınız ne kadar o...diyor, kimi helal olsun diyor demiş.. Bunun o.. olmakla ne alakası var benim ilişkiden yoksun insanlarım. Bir ilişki her yönüyle yaşanmadıktan sonra zaten insanın içini öyle kanatmaz, demekki senin hiç öyle bir ilişkin olmamış, için hiç öyle kanamamış..

Ben böyle açık açık yazanı alkışlarım....

7 Aralık 2010 Salı

Kafamdaki muzuk,müzik,muzik....

Yolla yarim tez yolla
Oyalı da mendile sar yolla
Iki tel kopar saçından
Kınalı da mendile sar yolla
Yolla yolla yolla meleklere ver yolla
Yolla yolla yeter beklettigin beni Allah askina
Yolla yarim tez yoll......

Ne alaka hiç anlamış değilim....Ofiste sekreterlerden biri mail yollayacağım dediğinde aklıma geldi...

6 Aralık 2010 Pazartesi

Soğuklar ufukta gözüktü

Aralık ayı soğuk mu geçicek hiç inanmam peh.... en çok sevinenler hava sunucuları mı, bakın anam babam kaç zamandır söylüyoruz bunu diyorlardır.

Aralık ayı bunalım ayıdır.....Herkes bi öfler puflar.. Ben daha çok öflemiyorum.. Halen burdan kaçabileceğimin hayallerindeyim. Bi gün gelicek görüceksiniz ben burdan çok uzaklarda olmuş olucam.

Avrupayı etkisi altına alan kar havası ne zaman kapımızı çalıcak, sorarım size... Hem istiyorum kar gelsin şöyle karda oynayalım hemde istemiyorum, yollar kapanıcak, buz olucak, benim canım annem 3 katı daha strese giricek. Babam önlemini aldı lastikleri değiştirdi, o zaman bi alkış tedbirini şimdiden alan babama gelsin.

Bizim evde mutfak yenileniyor, ay allahım stres bastı herkezi, annem ayrı, babam ayrı, ben ayrı ama sonucu güzel oldu, mis gibi oldu, yesyeni oldu.

Facebuk gene güncellenmiş, neden? sorarım size neden... ufffff sürekli yeniliklere alışmak zorunda kalıyoruz, ben seviyordum yenilenmiş eski halini, neden şimdi gene yenilemek zorundayım, ben biraz daha dayanıcam eski haline, böyle seviyorum ben.

Cumartesi günü Gordion'a gittim, yılbaşı için alışveriş merkezleri, araba, tatil falan verir ya.. Bu Gordion'da altın, araba, tatil veriyormuş, bir kuyruk vardı sanırsınız kızılay bedava yardım dağıtıyor bitmedi o kuyruk yaaa..

Bizde Emre'yle Due Date'i izlemeye gittik, nasıl komik güzel bir filmdir o öyle yaaa.. Kırıldım gülmekten...

Umarım hepiniz Susan Miller'in Aralık ayı yorumlarını okumuşsunuzdur...

2 Aralık 2010 Perşembe

Nowhere to No Where

Emre bunu çok salakça buluyor, beni ise güldürüyor... O zaman No Where to Nowhere... hehehehe... Love Guru filminden bir parça.

Öğlen yemekten geldik, sonra Yüce Kralımız geldi, özlemişim valla.. Koştur koştur ofiste...
Akşam can dostlarımdan biri Melis'le yemeğe gidicez... Dedikodu dedikodu yapar mis gibide yemek yeriz....

Şimdi benim bi tane arkadaşım var, sürekli kendi hakkında konuşuyor ben şunu yaptım bunu yaptım, burası şöyle böyle.... Bazen filmlerde gibi hissediyorum kendimi suratını alıp masaya vurmayı istiyorum.. Burda şu kadar gün tatil, hava böyle... Sordum mu sana ben?

Hayatımda çok az kişiyi sevmemişliğim vardır, bi lise 2'deki kimya hocamı hiç sevmem, yani kadına günahım olsa vermem gerçekten, kendisi tam bir pislik benim için, okuldan ayrılmış galiba kimse tanımıyor kadını okulda olsa gidip suratına diycem nefret ederim senden diye,
bide bizim burdaki bir sekreteri hiç sevmiyorum, ona günahımı verebilirim sanki...
Bide genç çalışan kadrosuna dahil bir koca götlü var, götü kocaman olduğundan değilde yerden tavana kadar olduğundan... Telefonda numarasını gördüğümde suratım değişiyor allahtan senede bir yada iki kere konuşmamız gerekiyor... Telefondayken ahizeyi alıp tak tak vurmak istiyorum sanki suratına vuruyormuş gibi.... Gereksiz yani..Kimsinki sen diyesim var ağzınım orta yerine çakasım var.....

Due Date'e gitmem lazım, Duygu kesin git çok süper manyak komik diyor... Bu hafta sonu planlarım değişti..

Hala akvaryuma gidemedim.. Bu kış ne zaman gelicek bilen var mı ne bu yaaa....

Ben blog yazmayı bilmiyorum

Ben blog yazmayı bilmiyorum.... Bilmiyorum çünkü, yazılarımın tümünde çoğu zaman bir anlam bütünlüğü tutturamıyorum. Blogumu birçok kişi okuduğundan açık açık yazamıyorum, çünkü sonra noldu, neden şeklinde sorular alıyorum...

Aslında çok daha farklı şeyler yazmak istiyorum, sil baştan başlasam.... Mesela bloğunu takip ettiğim bir arkadaşım en başına burda yazılanları üzerinize alınmak tam bir ahmaklıktır yazmış.. Çok doğru bazen bazı yazılar birine değil genel olarak herkes için yazılır.

Hem yazdıklarım benim duygularım, söyleyemiyorum demekki yazıyorum... Herneyse ne....

Geçen gün İrem uğradı ofise ayy ne kadar özlemişim bir güzel muhabbet ettik, çokda denk düştü valla yüce kralım ofiste yoktu, bugün geliyor.

Bu aralar ofisteki evrak bölümü saçmaladı, iş yavaşlatma mı yapıyorlar nedir evraklar kayboluyor.... Haydaaaaaaaaaaa nasıl başladım ofisteki evraklara geldim işte demek istediğim bu anlam bütünlüğü yok....

Du ne diyordum, hah muhabbet ettik falan... Eskilerden konuştuk laf lafı açtı... İkimiz içinde ne kadar hayırlısı olduğundan bahsettik, hayatta hiçbirşeyin dışardan gözüktüğü gibi olmadığından bahsettik.

Dün Yelocan'la sohbet ettik, ne kadar aynıyız diye düşündük... Kafalar karışık...

Duygu'yu ne kadar özlediğimi farkettim..

Kraldan çok kralcıları düşündüm, İrem'le de konuşmuştuk, zamanında bizim sevdiğimiz şeyleri sevmemeyi fasülye sayanların, şimdi sanki kendilerinin en sevdikleriymiş gibi anlatıp, yazmalarını düşündük, İrem o kadar güzel bir söz söylediki, "zaten üzerinde eğriti duruyordu".. Daha güzel açıklanabilir mi?

Bazen kayıtsız kalmak istediğimi farkettim, bana beni ilgilendirmeyen konulardan bahsetmeyin çünkü gerçekten umrumda değil bunu da Emre söyler ne kadar doğru di mi?

Hadi şimdi öğlen yemeğine gidicem sonra devam ederim.....

26 Kasım 2010 Cuma

Atamamışken üstümden İspanya Havasını

Atamadım hala üstümden, ben şu an oranın saati ve havasında yaşıyorum, hala bir nefret etme durumum var.... Oraya gidip buraya döneceğim günü iple çekmek istiyorum...

Ofiste pencereden dışarıyı seyrediyorum, yağmur bulutları hızlı hızlı yer değiştiriyor..... Karşı tarafta bulunan kümesteki horozlar ötüyor.... Temiz bir hava var.

Dün turdaki bir kaç kişiye mail attım, birde ispanya'da yaşayan eski üniversite arkadaşıma...

Turdaki arkadaşım hemen cevap yazmış, hani öyle olurya bir heyecan böyle mailleşilir sonrada unutulur gider...

Eski üniversite arkadaşımda "coolluktan" yıkılan bir cevap atmış rerörerö demiş yani kendisi Barcelona'da yaşıyor bu arada, herkesin verdiği tepkiyi veriosun falan... Sanki tohumdan yetme Barcelonalı görsen.. Allam dedim kabahat bende zaten...

Tatil boyunca gezmek ve yemek yemek haricinde başka hiçbirşey ile ilgilenmedim, internet falan hak getire....

Şimdi bakmadığım, okumadığım mailere bakıyorum, facebukumda ana sayfada beliren durum iletilerine falan bakıyorum yada saçmalamış facebukun alakam olmayan insanların resimlerine yapılmış yorumları çıkarmasına bakıyorum...

Ne kadar uzakta olsa da gerçek dost herzaman ordadır, yanındadır.... Ankara'da gerçek anlamda hiç arkadaşım kalmadı (Osman sözüm sana değil alınma haaa=) )

Dönünce gördümkü, mailler atılmış, döndün mü tatil nasıl geçmiş diye sorular sorulmuş... Mutlu oldum belki sadece şu ara ile sınırlı olan nefret etme ruh halime iyi geldiler...

Oturdum cevapladım hepsini anlattım birer birer......

Hafta sonu kıçı kaldırıyımda, bilgisayara aktardığım resimleri burayada koyuyum.

Bide haftasonu Harry Potter'a gitmek farz oldu artık...

Paulo Coelho bugün ne tweetlemiş, demişki "kazanamaman kaybettiğin anlamına gelmez" demiş.

Ben de diyorumki, kazandığını sananda herzaman kazannış olmaz, kaybettikleri daha fazla olabilir diyorum..... Benden de alıntı yapsın yeni kitabında...

25 Kasım 2010 Perşembe

İspanya gönlüm sende kaldı...

Ne kadar güzeldi, Ankara'dan kopmak, bir haftalığına herşeyi geride bırakmak..

İspanya bikere çok güzel, hep en çok gitmek istediğim yerler arasındaydı, sonunda benim canım annecim saolsun beraber gittik.

Kötü bir haber malesef Xavi ile tanışamadım, ama olsun bir sonraki İspanya gezimde mutlaka uğrayacağım kendisine, ama orda televizyonda izlediğim kadarıyla takımla ilgili bir sorun mu birşey varmış....

Tempo turla gittik, zaten Tempo turla gözüm kapalı giderim, tur rehberimiz mükemmel bir rehber olan Selahattin Bey'di, kendisi 17 senedir İspanya'nın güzide şehri Malaga'da yaşıyormuş...

O kadar güzel, anlattı, gezdirdi çok mutlu ve memnun döndük. 6 günde 7 şehir gezdik, bavul aç kapa uzmanı oldum ama muhteşemdi...

İspanya halkı genel olarak güzel bir halk valla hiç çirkin birini görmedim, tüm kadınlar şık vallahi, göçmen olarak Fas halkı çok fazla....

Siesta yapıyorlar dükkanları öğlen kapatıyorlar öğleden sonrada açıyorlar, pazar günleri her yer kapalı ama her yer.

Bunların bizim YKM, Amerikalıların Macy's diye bir çarşıları var El Corte Ingles diye, ispanya'ya bayağı bir iş olanağı sağlıyor hatta rehberin anlatığına göre firmanın biraz baskısı ile hükümet kararlarını falan bile değiştirebiliyormuş. Pazar günleri oda kapalı.....

Güneye doğru indikçe tabi, havalar ısınıyor, biz Madrideyken bi ara sağnak yağdı sonra geçti zaten, şemsiye satan çinlilere gün doğdu. 3,5 Euro'ya sattılar bize....

Alışmışız Türkiye'de şişe suya 1 liradan az vermeye orda 1 Euro 2 lira gibi, tadı bizim damak tadımıza en uygun olan marka Lanjaron markası.

Madrid, Toledo, Cordoba, Granada, Malaga, Sevilla ve Barcelona'yı gezdik.

Ben gönlümü Sevilla ve Malaga'ya kaptırdım..... Havada güzel.

Hele Malaga mükemmel, deniz kıyısı sıcak, güzel. Bizim rehber orada yaşıyormuş zaten.

Müzeler, katedraller gezdik, şaraplar içtik, fazla fazla deniz ürünleri yedik... Biraz balık yemesem iyi olabilir =)

İspanyollar çok fazla ingilizce konuşmuyorlar, bendeki ispanyolcada zaten yok desek daha doğru olur. İşte yol sorarım, yemek, alışveriş falan o kadar. Kasaya gidiyorum süper alışveriş mesela hediye paketi olsun mu diye soruyor tak orda "now in english" diye hooop ingilizceye geçiyoruz.

Tip olarak çok çok bir farkımız olmadığından herkese İspanyolca konuşuyorlar..

Herkes kemik gözlük kullanıyor, valla çerçevesiz gözlük kullananı görmedim. Kadınlar hep fular takıyor ve bakımlılar....

Barcelona, Katalan olduğu için Katalanca konuşuyorlar, tüm yol levhaları katalanca altında İspanyolca yazıyor gerçekten çok farklı iki dil. Onun için Barcelona'da yaşama arzumu bir süre erteledim İspanyolca bilmeden birde Katalanca rüzgarına kaptıramayacağım kendimi.

Barcelona insanların denizede girebildiği ender büyük şehirlerden biri. La Rambla caddesi gece gündüz kalabalık ama tabi geceleri daha kalabalık.. Rambla, ispanyolcada nehir yatağı demekmiş, nehir yatağını kapatmışlar.

Gaudi'nin eserlerini gezdik gördük... La Sagrada Familia katedralini gördük, La Boqueria'yı. Görmemiz gereken birçok şeyi gördük...

Görmediklerimizde bir başka geziye nasip....

Oteldeyken televizyon izledim, ispanyolcamı geliştirdim, fransızca bilmek avantaj oldu... Ama hızlı konuşuyor bu millet....

Yanlız gittiğimde anladımki, başka bir yere gittiğinde insan eski alışkanlıklarınıda geride bırakması gerekiyor, bu alışkanlıklar arkadaşlıklarıda kapsıyor, yeni bir hayata oranın alışkanlıklarıyla başlıyorsun... Yeme alışkanlıkların bile değişiyor, en basitinden sabahları kahvaltıda zeytin yerken artık kahvaltıda zeytin yiyemiyorsun....

Diyorumki şöyle Madrid'de bir sanat tarihi masteri yapsak, veya bir şekilde Sevilla yada Malaga'ya gitsek... Ohhh ne güzel olur....

15 Kasım 2010 Pazartesi

Ben gidiyorum elimde bavulum...

Ben gidiyorum, belkide hayatımda görmek için en çok can attığım yere gidiyorum. Belki aradığımı bulamayacağım ama ben gidiyorum. Bavulum hazır, yüreğim pırpır....

Çok eşya yok içinde az eşya koydumki, sevinçlerim, hüzünlerim, hayal kırıklıklarım için daha fazla yer olsun diye...Hepsini yanımda götürüyorum... Park Guel'de bir kısmını, Flamenko'da diğer kısmını, Sagrada familiada diğer kısmını bırakıcam. Hüzünlerimi, hayal kırıklıklarımı bir kenarda toplıcam... Umutlarıma daha sıkı sıkı sarılıcam...

Sanki artık benimde gitmem gerek... En çok ben yaşadım geçmişte...Belkide o zaman bu zamandır, tam 4 kere gitme teşebbüsünde bulunduğum zaman belki bu zamandır....

Ben gidiyorum şimdi ama geri geleceğim... Daha yeni herzamankinden daha seri...

Bavulum hafiflemiş geri gelicem... O kadar çok biriktirmişimki... Sanki yarın yokmuş gibi gezicem, gülücem, yemek yiyicem, resim çekicem....

Hadi sağlıcakla kalın, soran olursa umutlarının peşine düştü diyin...

Buda benden size gelsin.... Empire of the sun- We are the People....

9 Kasım 2010 Salı

Biz insanoğlu maymun iştahlıyız...

Evet öyleyiz, alması için annemize yalvardığımız oyuncak, alındığı anda vazgeçeriz. Hayalimizdeki insana ulaşınca yaa aslında çok da öyle değilmiş diye vıdı vıdı ederiz. Hayalimdeki işe girdim deriz, ilk izin zamanı geldiğinda alamayınca ama benim eski masa başı işim daha iyiydi deriz....

Evet biz vageçeriz, sevmekten, gülmekten, konuşmaktan, dinlemekten hep vazgeçeriz.....

Bende şu aralar Facebukumdan vazgeçiyorum daha bir Twitter odaklı oluyoru.. Ne saçma sorun değil mi.... Benim canım facebukum twittera yenildi... haa bu arada twitterda daha fazla gülüyorum, iyiki Şebnem Bozokluyu okuyorum bu arada o kim ki diyenlere Canım Ailem dizisindeki Meliha....

Dün Duygu aradı, ben yarın sabah gidiyorum diye, oda gitti, oda Google'da çalışmaya Irlanda'ya gitti, bakınız dünyanın başka bir ucundaki diğer evim... Newyork'ta, Londra'da, Boston'da, Avustralya'da vardı, Istanbuldakileri saymıyorum bir de Irlanda eklendi bunlara... Tabi hepsine gidemedikten sonra ne işe yarar bu.

Gitmeme çok az bir süre kaldı ama inan ben hiç birşey yapmıyorum daha bavulumu bile çıkarmadım, ne kıyafet koyucam hiçbir fikrim yok...

Yeliz gitti geldi, havalar valla aynı bizim buradaki gibi dedi sevindim, sevmem ben öyle soğuk, kalın giysiler falan....

Bu İspanya gezisinin ruhuma çok iyi geliceğini hissediyorum... Hani filmlerde bir dış ses vardır, vıdı vıdı anlatır.

Bu gezi içinde beynimin içindeki dış değil iç ses.... genç kız bilmiyorduki aslında bu gezi onun için çok önemliydi, hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktı döndüğünde diyor...

Kim konuşuyor yaa kafamın içinde....

8 Kasım 2010 Pazartesi

Nasılda geçti güzelim haftasonu

Nasılda geçti güzelim haftasonu, cumartesi günü haftaiçi biletlerini almış olduğumuz New York'ta 5 Minare filmine gittik, ayy içim bayıldı. Olmamış....

Pazar günü, Abiye Kuzu tabiriyle Mikemmeldi, bayılıyorum pazar günleri evde oturmaya, kahvaltımı yaptıktan sonra tv karşısında annemle magazin programı izlerken, nescafemi yudumlamayı...

Öğleden sonra canım sıkıldı, havuçlu kek yaptım, bu sefer kendimi aştım vallahide billahi, ofise getirdim. Emre ben bunu bitiririm sende kalsın dedi, biliyorum ki bitirirdi, öğleden sonra çay ile yeriz bizde....

Nedense yıl arayla yapıyorum havuçlu keki, en son geçen sene yapmışım gene çünkü Emre'de bende aşağıdaki ofisteydik, ama o sefer hepsini yemişti Emre hahaha.....

Sabah bankaya gittim yurt dışı çıkış harcınıda yatırdım..... Bu ne yaaa ben gidiyorum diye herkes önceden bi İspanya turunda!!

En son Yeliz gitti, oda bir anlatsın bakalım nasılmış, zaten Özge saolsun çok yardımcı oldu....

Son bir kaç gündür gene kafam çok fazla düşünce ile doldu taştı, ama diyorum en azından hava daha güneşlide balkona ve ya dışarı çıktığımda yaşam enerjisi ile doluyorum...

Acaba ben mi abartıyorum bazı şeyleri...

5 Kasım 2010 Cuma

Canım Ankara sen üzülme....


Evden çıkmadan önce gazeteyi okuyordum, H&M yarın sabah saat 6:00'da İstanbuldaki ilk mağazasını açıyormuş, gelen ilk 200 kişiye özel süprizleri olucakmış.... Ahh biz sevgili Ankaralılar ne yapsın peki....

H&M'in bence herkesin kalbinde, hayatında özel bir yeri vardır, her kadın güzel giyinmek ister, uygun fiyata alışveriş yapmak ister..... H&M herkese hayatında bir kere bi lezzeti yaşatır. Konu ne olursa olsun belki sadece bir saç tokasıdır, yada basit bir bileziktir, ama siz onu uygun fiyata güzelini ve şık olanını alabilirsiniz....

Şimdi H&M uygun fiyata falan satıyor, birde üstüne üstlük bir kaç senedir, ünlü isimlerle birlikte çalışıyor.. Bu ara Lanvin ile birlikte çalışıyor. Normalde Lanvin, veya başka bir markanın herhangi bir ürününü alma şansı olmayan bizler için bence çok güzel....

İstanbuldaki elemanları eğitmeleri için yanlış hatırlamıyorsam Almanya'dan eleman getirmişler...
Umarım bizim sevgili insanlarımız bu güzelliği mahvetmezler....

Zamanında bir arkadaşım (tabikide kız olmayan) H&M'den yaptığım alışverişi görünce beni sürekli alışveriş yapan biri olmakla suçlamıştı. Ama asla anlayamazdı H&M kültürünü, aslada anlayamayacaktı....

H&M hakkında bilgi verdikten sonra başlığıma dönmek istiyorumki şu aralar tüm moda blogları H&M'in Lanvin koleksiyonu üzerine yazılar yazmakta...

Diğer konu ise Evimin herşeyi Ikea hakkında..... İstanbula açtı, İzmire açtı, Bursaya açtı.... Nerede benim canım Ankaram, yok...

Çünkü daha yeni açılıyor, benim canım Ankaram daha yeni tanıycak, daha yeni ucuza lezzetli yemek yemenin tadına varıcak, daha yeni o küçük kalemleri avuçlayıp cebine indiricek ve bundan mutlu olucak, işveççe okumaya çalışıp eğlenicek....

H&M ne zaman gelir Ankara'ya hiç bilmiyorum, yakınlarda gelmez ama fakat ben isterimki açsın bir mağaza Kentparka....

Kentpark diyince, FCUK nereye açılmış..... Kentpark'a hemde nerden önce bilin bakalım, İstanbul'dan önce....

Hangimiz önde hangimiz arkada bilemedim... Ama sen üzülme canım Ankara....

4 Kasım 2010 Perşembe

Get out while you can...

Hava bahardan kalma pastırma yazı.... Sonrasında gelicek soğuk ayaz falan ben hiç sevmem allahtan, kışı sevmeyen insanlarla birlikte çalışıyorumda dert ortağı oluyoruz.

Kışı sevmeyen bir insan olarak, kıyafetleriminde gayet kışa uygun olmadığının farkına vardım, yazın giyinirken hiçbir sıkıntı yaşamazken şimdi neredeyse 20 dakikamı ne giysem diye dolabın önünde içine bakarak geçiriyorum.

Sevimsiz can sıkıcı bir durum.

Dün Emre'yle birlikte New York'ta 5 Minare filmine bilet aldık cumartesi günü izlicez, Emre'de geçen hafta air hockeyde yenilmenin acısını unutamamışki, rövanşını istiyor ne derler yenilen pehlivan güreşe doymazmış.

Ofisteki balkonda yanlız kalmış, bence biraz dışlanmış bir saksı çiçeği var yazdan beri bir kere bile açtığını görmedim, içemediğim bardakta kalan, çay, kahve, su, kola ne varsa içine döktüm...

Dün balkona çıktığımda ne görüyüm benim yanlız kalmış, dışlanmış saksı çiçeğim pembe pembe çiçekler açmış ne kadar sevindim anlatamam meğersem benim sessiz kızım, ayaz soğuk istermiş.

Resmini çektim ama daha yükleyemedim...

İki gündür, sosyal faaliyetler içersinde olduğumdan dizilerimi izleyemiyordum, dün akşam oturdum hepsini internetten bir güzel izledim...

Behzat Ç. bir Ankara dizisi olmasaydı gene böyle izler miydim diye soruyorum kendime, hatta Emre'yle birlikte düşünüyoruz, galiba izlemezdik, biz gariban Ankaralılar sahip çıkıyoruz dizimize...

Yanlız o Öyle Bir Geçer Zamanki dizisi bu hafta nasıl bir noktada bitti öyle... Allam allam acaba Cemile bu sefer hakkaten katil olur mu?

O Neriman yenge denen karıda ne midesiz biri öyle allam valla Mete'nin amcasına yumruğu az bile kaldı, Karolin konusuna girmek bile istemiyorum, kızım değer mi yaaa..... Şimdi çocuklarını döven, evden kovan adam, gün gelir sanada yapmaz mı?

Neyse iyice anneanneye bağlamadan kapatıyım konuyu....

Hadi birde benden günün sözü olsun, allah bir kapıyı kapatırken diğerini açar, her akşamın bir sabahı vardır, çok şey bildiğini sananlar aslında hiçbirşey bilmeyenlerdir.

2 Kasım 2010 Salı

Erken kararırken havalar....

Gene bilen bilir diyerek başladığım bir yazı; bilen bilir benim için kış saatlerin geri alınmasıyla başlar, 21 aralıkta biter neden çünkü 21 aralıktan sonra günler giderek uzar, helede saatler ileri alındımı amann değmeyin keyfime......İşten çıkarken artık karanlık çok mutsuzum....

Okumak istiyorum, evet.... elime ne geçerse okumak istiyorum, belkide bu yüzdendir sürekli daha fazla blogu takip etmeye başlamam. Seviyorum okumayı.....

Geçen cumartesi, napalım napalım derken benim aklıma çok şahane bir fikir geldi, Keçiören'e, tıpkı İstanbuldaki gibi kocaman bir akvaryum açıldı böyle havuza dalabiliyorsun, balıkları elleyebiliyorsun falan. Ohh mis gibi, tamam dedik cumartesi öğlen 3te gidelim.... Doluştuk arabaya heycanlıyız balıkları görcez diye, hatta benle iddalaşıyorlar, dedim dalarım ben tüple içeri diye, yok dalamazsın falan... Zaten Keçiören Belediyesi saolsun öyle güzel levhalar koymuşki!!!!! Elimizle koymuş gibi bulduk!!!!

Anammm o ne, o nasıl bir sıra, nasıl anlatsam size... Şöyle anlatıyım bizim Rektörlük binasından nizamiye'ye kadar sıra.. Okul otobüsleri gelmiş, pusetli aileler falan... Bide sıra ilerlemiyor, yok dedik bekleyemeyiz zaten saat 3, havada erken kararıyor falan....Hevesim fena halde kursağımda kalaraktan ve başka sefere diyerekten çıktık.

Napalım napalım derken bir bakmışır bowling oynuyoruz, langırt oynuyoruz, kumpir yiyoruz, air hockey oynuyoruz, çocuklar gibi şen bir hafta sonu geçirdik.

Bu arada Emre'yi çok pis yendim air hockey'de ......

Cuma günü annemle sabahtan akşama kadar film izledik, önce tekrardan Melekler ve Şeytanları izledik, sonra sinemaya gittik L'age de Raison, Aşka fırsat veriri izledik, güzel bir filmdi, sonra eve geldik akşam yemekten sonra Eyvah Eyvah'ı izledik.. Annemle çok eğlendik....

Pazar günü ise tüm gün evde yatmanın verdiği muhteşem hafiflikle mutlu oldum...

Dün akşam Sakarya'daki Eski Yeni Bar'da Yasmin Levy'i dinlemeye gittik, böyle giderken Emre'ye söyleniyordum, ya herkes şarkıları bir ağızdan söylerse diye, o da yok artık ispanyolcamı bilcek herkes diyordu, bi gittik kadın bi başladı...Ufff çok güzel sesi var kadının.... Makyajıda çok güzeldi, siyah siyah boyamış gözleri. Bir tane şarkısına başladı tüm eskiyeni bir ağızdan söylüyor. Emre'yle ben kaldık böyle.... Meğersem bizim millet bülbül gibi ispanyolca şarkılar söylermiş. 9'da başlaması gereken konser 9:30'da başladı, biz 10:30'a kadar dayanabildik, böyle ben bir yorgundum....

Bu haftayı saymayalım bir sonraki hafta artık bavulumu hazırlamaya başlayacağım yavaştan, saolsun Özge çok güzel yardımcı oldu, neler yememiz gerekiyor, neler alabiliriz, hava nasıl olur konusunda......

27 Ekim 2010 Çarşamba

Sırada beklerken ben

Bugün sabahım sırada beklemekle başladı.... Efenim önce güzel haberler veriyim İspanya Vizemi almış bulunmaktayım herhangi bir engel olamadığı sürece İspanya'ya gidiyorumm Oleyy oleyy hatta İspanyolca Holey holey....

Sabah Elçilik önünde bekledim, bu elçilik önünde beklemek çok sosyal bir ortam oluşturuyor, şimdi ben geçen hafta işimi halletiğimden bugün sadece pasaportumu almaya gittim. Yeni başvurucak olanlarda allam bir telaş, herkes birbirine siz hangi turla gidiyorsunuz, Ankara çıkışlı uçak mı gibi güzel bilindik sorular sormaya başladılar. Saat 9:30'da ilk başta pasaportunu almaya gelenler olmak üzere içeri girdik. Kapıda 50 kişi sıradaydı hepsinin bakışları altında elimde vizeli pasaportum kapıdan dışarı çıktım.. Zafer benimdi.

Sonra okula döndüm birde ALES'e başvurmak için sırada bekledim....sonra öğlen yemek yemek için sırada bekledim, kahve almak için Starbucks'ta sıra bekledim....

Ben bugün hep sırada bekledim......

14 Ekim 2010 Perşembe

On Melancholy Hill

Zaman çok hızlı geçiyor.... Ben hiçbir zaman kuaförde saatlerce oturup saç yaptırabilen veya dükkan dükkan geziü tüm günümü alışverişe verebilen biri olmadım. Belkide olmalıydım.....
Fön çektirme düşüncesi bile beni gerer bazen veya alışverişe çıkma fikri psikolojimi bozar.
Ben isterimki hemen saçım olsun, alışveriştede mağazaya giriyim çıkıyım. Ay onu dene bunu dene beni çok zorluyor.

Geçen haftasonu tam tersine acayip kendime yönelik bir hafta sonu geçirdim. Önce lazere gittim (evet hayatımın yatırımına başladım) pazar günüde L'occitane'a ücretsiz cilt bakımına gittim ay nasıl güzel nasıl memnun kaldım anlatamam size.... Tabi hemen bir kaç L'occitane ürünü aldım, sonra keşke L'occitane'da çalışsam dedim ne güzel sürekli ürünleri alırım denerim ohh mis dedim içimden.

Cilt bakımından sonra nasıl mutlu ve huzurlu oldum anlatama size, bence herkes yaptırmalı bir zaman. Hatta bir sonraki cilt bakımını anneme aldım onu götürcem.

Yanlız bu kendime yönelik olan hafta sonu daha aslına daha fazla kendime yönelmek istediğimi hatırlattı bana...

Sonra hafta sonu Panora'ya gittik, Timboo'da yemek yedik, yaa orda limonata içtim ne şeker kavanoz bardakları var oranın öyle.... Çok doyduk çok..

Sonra ben pazartesi günü spora başladım.....

Asıl haberler benim iş durumumda bu yeni patronum sanırım benden memnun... Ofis 2.kata taşınıcak, kapı, parke ve ofis renk seçimini fakülte sekreterimiz ile bana bıraktı..... Kafa patlatıp renk kombinleri bulduk.. ve Budizmin rengi olan turuncu renkte karar kıldık... Canlı olsun diye....

Ankara'da havalar o kadar güzelki içim yaşam sevinciyle doluyor her sabah!!!!! Çok severim yağmur çamur......

Neden bilinmez canım "Great Getsby"yi okumak istiyor...

6 Ekim 2010 Çarşamba

Bazı şeyler var aklımda.....

Bugün ofiste çok yorucu olmayan günlerden birindeyim, başkalarını dinlemektense kendi iç sesimi dinliyorum, bol bol blog okuyorum. Blog okumayı seviyorum, çünkü sürekli değişiyor, bir kerede bir çok kişiye ulaşabiliyorum, hiç tanımadığım insanların dünyalarına girebiliyorum.

Aklımda olan şeyler var....

Gitmek...
Ben hiç gidenlerden olamadım, olmadım. Ben hep gidenlerin arkasından bakan oldum. Gitmek derken bir yerden bir yere gitmek anlamında felsefe yapmıyorum. MySis gitti, Edoş gitti, Yasom, DenizKuşum, Pın, Elo hepsi gitti, Ankara'da ben kaldım. Arada bir benim işimden nefret etme damarım tutar geçenlerde gene tuttu, acaba diyorum bana bir gün tak edicek mi? Yada tık edecek mi, bende gidecek miyim? Her zaman derim her bitiş yeni bir başlangıçtır.

Güven...
Dün akşam evde Oprah Show'u izliyordum, bu amerikalıların kendilerine olan güvenlerine hayran kalıyorum, şimdi bunların nufüsünun yarısı obez ya, o konu ile ilgili bir programdı, işte yok kilo veriyorum arkadaşlarım benden nefret ediyor, yok kızım hep şeker yiyor gibi. Konuk kadında bir kitap yazmış, Oprah ile bunlar sürekli kendine güvenin ne kadar önemli olduğundan bahsedip durdular, valla bu Oprah iyi konuşmacı, program sonunda bende bir gaz kendime güvenimi arttırdılar. Be full of yourself diyorlar... Neden" self confidence" değil bilemedim.

Arzu, istek...
Bu Amerikalılar der, be careful what you wish for diye, valla doğru, insan istedikleri konusunda dikkatli olmalı. Etraflıca düşünmeli..

Üstesinden gelme....
Bazılarınız diye bilirsiniz, bla bla böğkk çok sıradan diye ama, allah kimseye kaldıramayacağından fazlasını vermez, herkes en kötüsü kendi başına geldi sanır, ama herkesin olayları ele alış şekli farklıdır.

Farkındalık....
Bu farkındalık konusunu, kendine güven veya tecrübe ile birlikte ele almak geldi içimden. Çalışma arkadaşlarıma göre genç, okuldaki üniversite öğrencilerine göre yaşlıyım. Bence kişinin kendinin farkında olması gerekli. Şimdi bizim okulda arabalı öğrenci sayısı bir hayli fazla, kimiside böyle lüks araba sürmenin bir imtiyaz olduğunu sanıyor, ama bizim emektar polislerimiz bunları yemiyor. Ama helal çocuklara kendi haklarını haksız olsalar bile savunuyorlar. (uff çok alakasız oldu, kafamda başka birşey vardı başka türlü anlatıcaktım ama olmadı)

Saygı....
Benim için saygı verdiğin kadar saygı görürsün çok doğru bir kalıptır. Görev değişikliğim nedeniyle farklı üç patron tanıdım. Benim asıl patronum, emir komuta zincirinde en zayıf halka olduğumu bana her zaman hissettirir, attığım saygı dolu emaillerime emir kipiyle biten cevaplar yazar, şu an ki patronum şikayetlerimi dinler ve bunların üzerine gider, halletmeye çalışır, asla emir kipiyle biten emailler atmaz, bazen çok zor ve yorucu olur ama herşeyin farkındadır. Çalıştığım kişilerlede öyle bana saygı duymayana, saygı duymam.

Sabır, dinleme....
En basit kural karşındakini dinleyeceksin kardeşim, bakalım ne anlatıyor, ne istiyor, karşındakini dinlemezsen eğer olmaz. Şimdi ben öğrencilerle çok içli dışlı olmaya başladığımdan beri, bu güzel genç, zeki çocuklarımın iletişim sorunu yaşadıklarını gördüğümden beri daha anlayışlı ve sabırlı oldum (zaten öyleydim) Çok şeker saçmalıyorlar, bende sabrediyorum.

1 Ekim 2010 Cuma

Ce que j'ai fait....


Fransızcamın artık tam anlamıyla yerlerde olduğunu idrak etmiş bulunuyorum, o gün Osman gmail statüsünü fransızca yazmış Osmanım dedim bune :) Yani cümleyi çıkardımda o kelime neydi, çok üzüldüm halime çok...

Bende elimde daha doğrusu fransızcamın yettiği kadarı ile başlıkları fransızca yazacağım.

Size son "my work of art"ımı tanıtmak istiyorum, biliyorsunuz uzunca bir zamandır ilhamım yoktu, geçen gün ofiste telefonda arkadaşımla konuşurken bir anda kendisi ortaya çıktı, asıl sebep yeni alınan daha doğrusu bana hediye edilen o sarı kalem, böyle kocaman tombul bir boya kalemi ve neon renkte. Hem pastel, hem suluboya olarak kullanılabiliyor.

Benim biricik anneannem dün ameliyat oldu, pazar günü düşüp kalça kemiğini kırdı, çarşamba günü hastaneye yatırıldı, dünde kalçasına protez takıldı ameliyatla.

Daha öncede yazdığım gibi İzmir'den döndüğümden beri nezleyim... Ben nezleyim, Mr Wayfarer nezle, okuldaki bölüm sekreteri nezle.... Havalara dikkat.

Osman sen işi bıraktın sabahları gtalkta kimle konuşucam sorarım sana:)

28 Eylül 2010 Salı

Je suis malade...

Aradan çok vakit geçirtiyorum (yeni fiilim..) biliyorum ama bazen inanın anlatıcak çok şeyim olmasına rağmen hiçbirşey yazmak istemiyor canım...(Bkz. Kıçını kaldıramamak).

İzmir'e gittim çok güzel geçti düğün, Edoş'umla gezdik tüm İzmir'i vapurada bindik Karşıyaka'ya geçtik ben vapurda üşüttüm sanırım nezle oldum boru gibi bir ses çıkıyor benden.

İzmir'e yerleşmeye karar verdim ciddiyim iş teklifleri gelirse ciddi bir şekilde değerlendiririm...
Valla deniz olmayan memlekette yaşamak zormuş Ankara'yı severim ben birşey dediğim yok ama İzmir bir ayrı, Istanbul'da da deniz var tamam ama İzmir izmir izmir....

Düğün İzmir Hilton'daydı, bizde orda kaldık, düğüne gelenlere indirimli fiyat vardı, başka ne zaman Hilton'da kalcam diye.... Bir manzarası vardı otelin 18. kattaydı oda muhteşem şahanelikte...

Sabah 10 gibi indik uçaktan, otele yerleşme falan Edoş geldi ver elini İzmir.....

Akşama doğru otele döndük, şimdi ben saçlarımı yaptırıp gitmiştim. Bozulmasın diyede bir şekilde tutturmuştum, otele geldim tüm gün gezdim saçlarım yapılı diye son dakikada bir açtım ne görüyüm saçlarım rüzgarı yemekten dümdüz olmuş allam dedim yaaaaaaaaaaaaaa... Neyse artık yapacak birşey yok indik aşağıya, ama genede süperdim :)

Düğün güzeldi, gelin ve damatta çok güzeldi, nikah şekeri yerine orijinal bir fikir gümüş el aynası verdiler, ben sevmiyorum zaten nikah şekeri olayını....

Güldük, eğlendik, içtik, dans ettik... Tabi alkol almanın verdiği rehavet ile sabah 6'da açıldı benim gözler.

Melike bizi masterdan arkadaşları ile oturtmuştu, masa düzeni zaten bir harikaydı, Yunanlı arkadaşlarımız oldu sakız adasından :)

Pazar öğlen döndük sevgili Ankaramıza....

Tüm hafta hasta oldum olucam derken... geçtiğimiz cumartesi Funda'nın düğününde klima altına oturarak nezle olma şansını yakaladım... mutluyum ve sümüklüyüm....

Geçen cumarteside Funda ile Özgün'ü evlendirdik, gene çok güzel bir gelin ve damat vardı, çok güzeldi...

Bu seneki düğün dernek sezonumu Eylül ayındaki iki düğünle sanırım kapamış bulunuyorum.

Bu arada çipli pasaportum oldu sonunda, Ey çipli pasaport alıcak ahali mutlaka randevu alın gidin sıra beklemeyin....

17 Eylül 2010 Cuma

On my way to İzmir

Bir kez daha yollara düşüyorum Melike'nin düğünü var yarın İzmir bekle beni geri geliyorum :)

Çalışma tempom gene çok yüksek devam ediyor, kayıtları bitirtik bu seferde ders almak isteyenlerle uğraşıyoruz.

Ne kadar çok başka üniversiteden ders almak isteyen öğrencimiz varmış şaşırdım.

Melike'nin düğünü yarın akşam bir hafta sonra ise Funda'nın düğünü var ama o Ankara'da, geçen senede gene bir hafta arayla iki düğüne katılmıştım, fakat bu senekilerin kına gecesi yok.

Annemle elbise aldık allahtan ucuzluğa denk geldikte bir elbise fiyatına iki elbiseyi alabildim. Biri siyah biri gri, ikiside boncuklu pullu falan tam benlik yani.

Yarın sabah uçuyoruZ, pazar öğleden sonra otobüsle dönüyoruZ :)

Edoşumla konuştum dün akşam, yarın onunlada görüşücez kısa ama güzel bir İzmir gezisi gene beni bekler....

24 Ağustos 2010 Salı

Yoruldum...

Gerçekten yoruldum artık......

Haftasonu Çeşme benim için çok güzel geçti, Edoşu çok özlemişim resimleri MySis'ten en kısa zamanda alıp koyucam, bir kedisi var Edoşun Mili diye allam böyle köşe yastığı bir kedi olamaz, duman renginde sabahın 6'nda ağzında topuyla odaya gelip hadi oynayalım şeklinde mırlıyor, ama tabi sabahın 6'sı olduğu ve bizimde 5'te yattığımız düşünülürse, Mili ile oynamak nasip kısmet olamadı.

Sole Mare, Babylon, Paparazzi, Marakesh hepsini tavaf ettik, çok güzel eğlendim, denize girdim güzel bir hafta sonu geçirdim. Sezon sonu olmasından dolayı çok fazla kalabalık yoktu, hava çok sıcak değildi. 3 kız aynı oda da yattık hehehe her akşam pijama partisi verdik gibi oldu diyeceğim fakat yatağa yatmamız ile uyumamız bir oluyordu.

Sabah önce bnm uykum bitiyordu sonra Edoş ve MySis kalkıyorlardı.

Edoş'un annesi harika kahvaltı sofraları kurdu.

Meşhur Reyhan pastanesinde, bol çukulatalı pastalarımızıda yedik, pazar akşamı Ankara'nın yollarına düştük.

Bu hafta cuma akşamı tekrardan yollardayım, Artur'a gidiyorum, 3 gün ordayım 30'unda dönüyorum....

Sonra Eylül ayında, tekrar arkadaşımın düğünü için İzmir'e gideceğim, bayramda belki gene yollarda olabilirim.

Sürekli bavul hazırlamalar ve yollara düşmeler....

Yoruldum dedimya, iş yerimde cidden yoruldum, bu iş yerindeki insanların işleri savsaklamasından başkalarının üstüne yıkma çabasından yoruldum.

Şu Ales, Üds falan ne varsa toparlayıp akademik kariyerime devam edeceğim.

Ama yoruldum ben çok yoruldum...

17 Ağustos 2010 Salı

Çeşme for the weekend...

Bizim MySis Big Apple'dan döndü... Hasret neyim giderdik... Annelerle yemek yedik... Bizimkininde hasretine dayanamayan sevgilisi uçağa atladığı gibi geldi.

Hafta sonu Çeşmedeyiz..... Mezuniyetten beri görmediğim Edoşumu görücem, hasret gidericez, yüzücez, güneşlenicez, eğlenicez, içicez, fotoğraflar çekicez.....

Şimdi tatil planları gerçekleşti, benimde bonkörlüğüm tuttu uçakla gelcem ben dedim ahahaha..... Saatler ayarlandı uçak biletimi aldım, Edoşla annesi karşılayacak beni havaalanından.... MySis çoktan orda olmuş olucak Uj ile... Biz sonra onlara katılacağız... Heyecanlı ve mutluyum....

Neyse dün gidiş biletini hallettim dedim akşamınada otobüs biletini alıyım dönüş için oda nesi, yer yok.. Panik panik hemen başka firmalar falan derken buldum MySis'le bana yer.. Pos makineleri çalışmıyormuş, benim yanımda da o kadar nakit yok tabi... Neyse bu akşam sağsalim dönüş biletlerimizede kavuşucam.. Artık sadece saatleri saymak kaldı...

Mr. Wayfarer bırakıyor havaalanına... Filmlerdeki gibi bir diyalog geçti aramızda....
-Beni havaalanına bırakır mısın?
- Sessizlik (o sessizlik anında eminim vericeği cevabın gelecek günlere olucak etkisini düşündü)
- Tabikide bırakırım seni
mutluluk anı......

Kompakt bir tatil olacağından, dikkatli bir kıyafet seçimi olması gerekiyor....

Cumartesi akşamı Flatx2'ye gittik, bir içki içtim o karanlıktada sipariş verirken adını tam anlamamıştım, şimdida hatırlamıyorum ama çok güzeldi, bir daha gidersem gene ondan sipariş vericem....

MySis, annesi, annem ve ben, bizim ordaki Çayyolundaki Big Chefs'e gittik Cumartesi akşam yemeği için, kız kıza 12'ye kadar oturduk yedik içtik ve sohbet ettik... Nasıl kalabalıktı anlatamam size....

Cumartesi öğleden sonra ise Mr. Wayfarer ile çocukluğumuzun parkı Seğmenler Parkında çok eğlendik... Hemde çok... Akşam yemeğine yetişmiyor olsaydık dahada eğlenirdik :)

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Biri beni dondursun...

Tam diyorum bu sefer artık daha fazla yazıcam falan, yok böyle bir miskinlik yazamama hali oluşuyor bende... Sıcaklardan bayıldım nefret ettim, tansiyonum hopluyor valla ofiste, ya bide kliması olmayanlar napsınlar?

Geçen sene bu kadar vurmamıştı beni ofiste olma halleri...

Şimdi öncelikle şu büyük firma ile görüşmeye bu sefer çok büyük hayaller kurmadan gittim zaten gittiğim gibide geri döndüm olmadı....

Şimdide kafayı akademikliğe taktım, sonbaharda ALES ve KPDS sınavına giricem, çünkü KPDS ömür boyu geçerli öyle TOEFL gibi iki senede bir derdine düşmem gerekmiyor.....

Şu anki yerimden gitmek için elimden gelen tüm çabalarımı sarfediyorum.....

Bizim kızlar geldi, MySis Big Apple'dan geldi, Drama Queen'de izmirden döndü, tezini suncak ay sonunda....

Eylül ayı ile düğün sezonum açılıyor, özlemiştim bir sene oldu düğüne katılmayalı :P

Geçen hafta sonu.. Neredeyse 2 seneden sonra ilk defa kusmalı falan sarhoş oldum, ıyyyyy.... Mr. Wayfarer'le birlikteyken, yazık çok üzüldü o da..... Tam kustum rahatladım falan derken sabahına baş ağrısı ile uyandım... Tabi benim başağrım migrene çevirince alkolden mi migrenden mi belli olmayan bir şekilde mide bulantıları eşliğinde SanoClinic'in yolları gözüktü.

Bir ağrı kesici bir bulantı gideri iğneden sonra kendime yeniden geldim, yeniden doğmuş gibi oldum migren sonrası yaşama sevinci belirtileri....

Akşama doğru Mr.Wayfarer ile "Get Him to The Greek"e gittik, türkçesi "Zorlu Görev" çok komikti güldük bayağı ama öncesinde bir kumpir yedik...

Kesinlikle tavsiye ederim zaten bence Ankara'da başka kumpirci yok ilk önce Galeria'da açılan şimdide Panora'da olan Kumpir Evi, Süper süper süper... tüm kumpirleri önce mozzerella peyniri ile kaşarın yanına ek olarak fırına veriyorlar süper böyle tadından yenmez güzellikte oluyorlar....

Fiyatlarıda çok uygun ve çok doyurucu.....

Dün akşam bizim Drama Queen ile Tapas'a gittik, hafta sonki mide rahatsızlığından sonra alkole veda etmedim tabi.. ya şimdi içerim yada asla diye... Çok zorlamadan mideyi.....

Mr. Wayfarer yıllık izinde... Evde uyuyor, uyanıyor, bilgisayar, play station, statement of purpose, toefl sınavları ile uğraşıyor... tam tatil yapıyor....

Ben ağustos sonunda gidiyorum tekrar denizime birde eylül ayında inşallah :)

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Yaz Sıcağında....

Kavurucu bir sıcak var, beni çok etkiliyor.... İşte yemin ederim parmağımı kıpırdatmak istemedim, diyorum ki kendimi havalar çok sıcak bol bol su iç diye, ama saolsun bizim Neboş sürekli çay, kahve getiriyor, çok iyi bakıyorlar üst katta bana....

Ağustos ayı "deserted" bir ay olacağından, Neboşun kahvelerini arayacağımdan sesimi çıkarmıyorum.

Mevsimlere göre ilişkilerde şekillenir, hiç farkettiniz mi bilmem, yaz bitmeye yakın git geller yaşanır, ekim kasım ayında çatırdamalar, aralık ve ocağın soğuğundan çok hissettirmez ayrılık kendini... Şubat ayı mahsun geçer, martta sanki herşey uzakmış gibi gelirken tekrar nisan ayı gelir... kabuğundan sıyrılır herkes.

Hayatta bir doğru var oda "what goes around (definitely) comes around" belki öyle üç beş günde değil ama mutlaka karma sizi hayatınızın bir köşesinden yakalar. Size eskinin acısını tattırır, bu sefer siz diğer taraftan bakan olursunuz.

Şu lafları hiç sevmem "sevdiğin bırak eğer dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır." uffff şıpsevdi sakızı yazıları, sevmiyorum böyle salak sakız içi laflarını.....

Her bitiş aslında yeni bir başlangıçtır.... Ve şuda çok doğrudurki her şerde bir hayır vardır.

Mesela geçen gün telefonum çaldı, bir iş için sizinde cvnizi değerlendirmemizi ister misiniz diye, firma ismi vermeyeceğim ama alkollü içki piyasasında Türkiye'nin %83'nü elinde tutuyor.....

Siz isteyin, isterken ne istediğinize de çok dikkat edin...

Mesela çok zengin bir sevgiliniz vardır, eğitim öğretim tavanda, altında arabası.. İlk zamanlarda sevgi böcüğüsünüz fakat o da ne 6 ay sonrasında herif size bok gibi davranıyor.... Sizde allam nolursun benim mutlu eden düzgün birini karşıma çıkar diyorsunuz... ve buummmm..... sizi seven, mutlu eden fakat anca geçinen bir sevgili çıkıyor karşınıza..... Tam terside olabilir, zengin olsun dersiniz herif size bok muamelesi yapar....

Çok para kazandığım bir işim olsun... Bummmm sonra magazin dergilerine kapak olacak açıklamalar, 30 yaşına gelmiş annesinin bulduğu insanlarla evlenme senaryoları işten aşka vakit yok. Ama çok zenginim......

Bu sıcaklar adamı yorar....

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Back from Tranquillity....

Tatilden döndüm, bahsetmiş olduğum resimleri henüz kıçımı kaldırıp bilgisayara yükleyemedim, pazartesi günü ofise geldiğimde tam bir haftalık iş masamda yığınla beni bekliyordu, filmlerdeki gibi deste kağıt vardı. Yazılması gereken yönetim kurulu kararı, o kararın iç yazışmaları falan derken pazartesim çabucak geçiverdi.

Ankara yanıyor hatta kaynıyor, tam en sıcak havasına gelmişim buranın allahtan ofiste klima varda sorunsuz bir şekilde oturuyoruz. Yıllık izin zamanları üniversitede kimse kalmadı ofisler kapalı, aradığımız kişiler yerinde yok falan hafif sakin geçiyor, ama yarın üniversite puanları açıklanıcak, o zaman gene tercihler için heyecanlı bir sürü yeni öğrenci ile dolacak burası. Öyle böyle derken ağustos ayına az bir zaman kaldı, bakalım benim görev değişimim ne zaman olucak.

Dün kafamda yazmak için bir sürü post konusu vardı fakat bugün tam bir boşluk var kafamın içinde. Gezegenlerin dizilişinden midir, yada 11 Temmuzdaki tutulmadan dolayımıdır nedendir bilmiyorum, kafamın içine girseniz kaybolursunuz öyle böyle değil bir ton düşünce var ve galiba amerikan filmlerinde olduğu gibi gerçeklik ve hayali birbirinden ayırdedememe durumu yaşıyorum, kafamdaki düşüncelere inanıyorum, bunlarıda bir güzel sanki yarın gerçeleşecekmiş gibi Mr. Wayfarer'e anlatıyorum, çocuk bunaldı artık sıkıldı, çokda haklı...

Dün kendisiyle şakalaşırken "kalpsizsin sen" dedi bende üzülmemek için kalbimi çıkardım bir kavanoza koydum dedim hatta dedim benim kavanozum çingene pembesi ama mat bir renk değil açık renkli kapağıda altın renginde ruhuma yakışan allı pullu. Seninki nasıl dedim o çok tarif edemedi, yazık.....

Dün ofiste benim eski katımdaki çayocağından kahve almak için aşağıya indim, çok sevdiğim(!) insanlardan biri ne kadar neşeli, güzel ve cıvıl cıvıl göründüğümü söyledi sonrasında da yoksa evleniyor musun diye sordu; hahahahah.... NEDEN?

Evlenen insanlar mı sadece öyle neşeli şenşakrak gezerler? Güldüm keşke evlensem dedim ahahah ne diyim, ayak üstü bir hikayede yazabilirdim ama allah muhafaza sonrasında nerden ne hikayeler duyabilirdim. Sonrasında da hala kalbin boş mu diye büyük bir acıyla sordu...

Akşam annemle Fransız Büyükelçiliğine 14 Temmuz kutlamalarına gideceğiz.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Ben Tatildeyken Vol:1

Simdi benim yillik iznim gecen sene 13 gununu Big Apple'da kullandigimdan oturu 7 gunu kalmisti. Tabi 7 gun ve makam degisikliginden oturu Mr. Wayfarer ile bir plan program icine giremedik, bizde annecim ile birlikte tasi taragi topladik ve bir haftalik yillik izinimi degerlendirmek icin Artur'a hayatimda en huzurlu hissettigim yere koyume geldik, annemler 30 ben de 25 senedir burda yazlarimi degerlendirmekteyim, evet burdan baska bir yerde degerlendirmeyi hic dusunmedim...

Tatile gelmeden once bu senenin modasi olan cirt pembe diye tabir ettigimiz ojelerden bende aldim ve cok buyuk bir heyecan icersinde surdum tirnaklarima.. Siz soyleyin hangisi daha pembe tirnaklarim mi terliklerim mi? Mr. Wayfarer, annem ve anneannem hepsi bunun benim rengim olmadigi konusunda hem fikirler, hatta Mr. Wayfarer rengiminde giderek kararmasi ve bu renkteki ojelerimden dolayi cinge bir ruha sahip olup olmadigimi sorguluyor...

Daha once yazmis oldugum postlardaki dilegimi gerceklestiriyorum ve annemle birlikte plajda oturup guneslenip kitap okuyup turk kahvemi yudumlayip denize girip etrafimi izliyorum... iste benim plaj keyfim.....Bu arada Mr. Wayfarer benim Ahmet Umit'i nekadar cok sevdigimi bildiginden bana son kitabi "Istanbul Hatirasi'ni hediye almis hatta ve hatta Ahmet Umit imzali benim icin gercekten cok guzel ve anlamli bir hediye oldu, bir solukta okudum kitabi ve gercekten hayran kaldim, hatta anneannemin egemenligindeki televizyonda bir ara Ahmet Umit'in okuyuculari ile birlikte bir Istanbul turu yaptiklarini duydum, romanda gecen tum yerleri gezmisler, cok isterdim bende katilabilmeyi, Ahmet Umit ile beraber gezmeyi Istanbul'u....

Burada gunler cok sakin ve sessiz geciyor cok cok cok huzurluyum bir onceki postumdaki ruh halimden eser yok gercekten, zaten soyle bir gun batiminda kim huzursuz olabilir ki?

Oyle boyle derken gunler hizli hizli geciyor... Pazar gunu bana verilen surenin sonuna gelmis olacagim, daha cok resimler cektim henuz onlari aktaramdim asil Vol2'yi yemek bolumune ayirdim, Cunda Adasi'ndaki Bay Nihat'ta yedigim o yemekleri sizlerle paylasacagim....

Denizden cikan ne varsa yiyebilirim gercekten:)

Bu arada sizlerle birde gene bizim evin bahcesini mesken tutmus kedicigi paylasmak istiyorum bir tanede yavrusu var fakat onun resmini cekemedim cunku kendisi insanlarla henuz barisik degil annesi ise izin versek aksam benimle ayni yatakta yatabilir o kadar simarik birsey, bu arada kedicigi sizlerle paylasirken gene cok severek aldigim alli pullu parmak arasi terliklerimide gormus oldunuz:)

Bu postuma son verirken sizlere bizim plajdan bir manzara ile ugurlamak isterim bu arada bir haftadir verdigim sozu tuttum ve ne televizyon nede gazete okumadim zaten televizyon istesemde izleyemem kumanda anneannemin egemenligi altinda:)

Bu arada gelecek hafta cumartesi gunu Harbiye acik hava konserlerinin baslayacagi haberinide almis bulunuyorum, hatta ilk konser Candan Ercetin'in..Yani bana bu yapilir mi... Gitmem lazim benim o konsere birdaha birdaha her sene oldugu gibi bu senede canli canli dinlemeliyim kendisini.....

30 Haziran 2010 Çarşamba

Nervous Break Down


Yesterday I was like that, Şimdi bilenler bilir beni, bu iş yerinde ben arada bir(!) sinir harbi yaşarım. Dün bunun böyle en üst mertebesine ulaştım, göz yaşlarımı tutamadım, ve artık burdan gitmek istediğimi yüksek sesle birçok yere belirttim. Şimdi Secret'çı düşünürsek evrene artık burdan gitmek istediğimin sinyalini verdim, bundan sonra evren bana burdan gitmeme yardımcı olucak fırsatlar sunucak. Aslında Secret'a falan gerek yok biz buna yıllardır halk arasında "Ben istedim bir göz Allah verdi iki göz, İsteyenin bir yüzü istemeyenenin iki yüzü kara" şeklinde dile getiriyoruz. Şimdi ben gerçekten istiyorum, evet yeni bir iş mümkünse....

Dün aynı resimlerdeki gibi hissettim, çok yazık oldu. Gereksizdi ama dayanamadım. Her insan yaptığı işten takdir edilmek ister, eğer takdir edilmezlerse motivasyon düşer, şimdi yıllardır yönetici olarak çalışanlar, yöneticiliğ nasıl tanımlıyorlar bilmiyorum. Bizim üniversitede idari eleman değerlendirme formu var bunlarıda birim amirleri dolduruyor. Neden bizde yöneticileri değerlendirmiyoruz, ben mesela benim birim amirime iletişimden en düşük notu verirdim, kendisi beni eşşek başı yerine koymayı çok sever.

Neyse efendim, başka konularda konuşuyum, bu hafta sonu yıllık iznimin kalan bölümünü geçirmek üzere tatile gidiyorum, zaten bir hafta kalmış tatilim gerçekten hiçbirşey yapmayacağım denize girmek ve güneşlenmekten başka.

24 Haziran 2010 Perşembe

What we realised

Uzun bir süre daha geçti.... Ama yağmurlu havalar hiç geçmiyor, gerçekten çok sıkıldım bu durumdan. Sabah gözlerimi güneşli bir güne açıp sonra gri bulutlar görmek gerçekten ruhumu yormaya başladı, bari hava sıcak olsa yaa Haziranın 24'ü bugün hava sabah araba 17 gösteriyordu, genelde sabah 32 olup akşam 17'ye inerdi. Neyse ruhum sıkıldı....

Dün akşam iş çıkışı, Pınar ve Tolu'yla buluştuk bizim ordaki Las Chicas'ta eskilerden yenilerden gelecekten konuştuk çok güldük çok eğlendik, Tolu'nun istanbuldan dün gece yarısı dönmüş olmasının benim bugün işe gidecek olmamın ve havanında soğuk olması nedeniyle erkenden kalktık.

Dünkü konuşmamızın ana teması bazı kızlar o kollarına takıp gezdirdikleri kocaları nasıl buluyorlar, nasıl allem edip kallem edip (doğru mu yazdım bilmiyorum) o evin kızı halinde salınıp ama saman altından su yürütüp kafam kadar taşı parmaklarına takıyorlar, ilişkisi olanları nasıl olan ilişkilerinden vaz geçiriyorlar bunu bulmaktı. Şimdi bizim yaşlar artık nişan düğün zamanları, tabi sağdan soldan nişan düğün resimler davetiyeleri çıkıyor bizde haliyle yuuhh buda mı evleniyor, vayy bu lisede çok şişmandi valla cillop gibi çocuğu kapmış nidaları eşliğinde tebrik mesajları atıyoruz.

Sonracığıma, fark ettimki ve belkide kızların dile getiremediğini dile getirdim, biz ( bizim kızlar grubu) şimdiye kadar hayatımızda hiç doğru erkeği görmemişiz hep bize zararlı olanları seçip özenle hayatımıza dahil etmişiz hatta edemediğimiz zamanlarda ise etmek için özenle peşinden koşmuşuz.

Yorulmuşuz valla bu takip olayından.... Peki bu evimin kızı halinde gezenler nasıl beceriyor çok merak ediyorum yanlarında staja gideceğim. Bizim bu iki dil biliyoruz, üniversite mezunuyuz havaları neden etkilemiyor, yoksa kavanoz kapağını açamayıp beni evden almazlarsa buluşamayız etiketi daha mı herkese cazip geliyor, benim suçum mudur kuaförde normal bir fön işleminde bile sıkılmam, bundan mıdır bulamamam ve herseferinde "yıkılmadım ama ayaktayım" demeler.

Valla burdan açık açık söyleyim hepimiz yıkıldık, çöktük... ama hoop tekrar kalktık devam etmesini bildik.... Arkamızada dönüp bakmadık belkide bundandır...

Evet belkide bundandır, rahat diye spor ayakkabı ile gezdik topuklu ayakkabıdan vazgeçtik, benimde bir beynim var dedik konuşmak istedik ne kadar çok konuşuyorsun olduk, bazı konularda fikrimiz olmadığından değil sadece fikir beyan etmek istemediğimiz için ise "bu konuda bilgi sahibi değil abi" muhabettine maruz kaldık. Kalmayada devam edeceğiz. Bu kafalar daha çok duvarlara vurulur.... Daha çok yanlış erkek peşinden koşulur...

15 Haziran 2010 Salı

Up and Down

Evet....2009-2010 Mezunlarımızıda mezun ettik, yeni makamım gereğinde mezuniyet töreninde bulundum, bu sene mezuniyet töreni kalabalıktan ötürü 3 oturuma ayrıldı, tabi benim sorumlu olduğum yüksek lisans ve doktoralarda ikiye ayrıldı, hem sabah hem öğlen gittim, hava sıcak o en yukarıya kadar çıkan basamakları in çık çok yoruldum, yorulduğum kadarda çok eğlendim ve mutlu oldum. Bölüm birincileri, doktoralar, yüksek lisansları isim sıralarına göre dizdim, aşağıya indirdim, sağ salim hepsinin diploma sahibi olmasına yardımcı oldum.

Mezuniyet töreninden gözlemlerim şu şekilde;
  • Birçok öğrencinin keplerini anneleri hazırlamış, ve bölüm renklerini unutmuşlar
  • Kız öğrencilerin çoğunluğu saçlarına maşa yaptırıyorlar
  • En çok kız öğrenciler keplerinin nasıl durduğundan endişe ediyorlar
  • Kız öğrencilerin çoğunluğu yüksek topuklu ayakkabı giyiyor hatta belki bazı kızlar ilk defa o kadar yüksek topuklu giyiyorlar
  • Mutlaka ama mutlaka öğrenciler verilen saatten daha geç alana geliyorlar ve sıraya giriyorlar
  • Çoğu umursamıyor neden sıraya girdiklerini, benim gibi görevli olanlar ise o sıraya girmeyenler yüzünden harap oluyorlar
  • Son dakikada araya kaynarım diyen çok
  • İsim sırası çok önemli, diplomalar o sıraya göre veriliyor sonra Ahmet'inki Mehmet'e karışırsa ayırması daha zor.
  • Bazı kızlar çok makyaj yapıyor, hoş durmuyor.
  • Cübbeden uzun etekler hiç hoş durmuyor
  • Mezuniyet tören alanında cep telefonları asla çekmiyor, şebeke kitleniyor
  • Bir fotoğrafçı ordusu görev alıyor herkesin resmini çekmek üzere
  • Mutlaka ufak bir aksilik çıkıyor, önemli olan onu kimse görmeden düzeltmek
  • Anneler sahnede çocuğunu görmek için herkesi ezip geçebilir
  • Mutlaka yanınızda su bulundurmak lazım
  • Tören bitimi çok kalabalık oluyor, tören başlamadan önce aileler ve öğrenciler çıkışta bir buluşma noktası belirlerse iyi olur, keza cep telefonları çok çekmiyor
  • Mezuniyet töreninde çalışan herkes törenin sorunsuz olması ve güzel geçmesi için çok uğraşıyor, ve çok yoruluyorlar
  • Üniversite mezuniyeti kim ne derse desin çok önemli birşey.

10 Haziran 2010 Perşembe

Dönüyorum Durmadan....

Bir kaç zamandır kendimi hiç iyi hissetmiyorum, etrafımda eğer benim dahil olmadığım değişiklikler oluyorsa adapte olmakta kesinlikle zorluk çekiyorum. Bizim iş yerinde çok köklü değişiklikler oluyor. Herkes en beklenmeyeni bekliyor, alınan kararlar herkesi şaşırtıyor, bu hafta Ankara'da sürekli yağmurlu geçti, gerçekten dayanamıyorum kapalı havaya, somurtkan sürekli mutsuz insanlarda kapalı havalar gibi sevmiyorum.......

İş konusunda kafam allak bullak ne yapmak istemediğimi çok iyi biliyorum ama yapmak istediğim iş konusunda da hala bazı sıkıntılarım var. Çalışma ortamındaki insanlar, para hahah şan şöhret hahaha....Çok sıkılırsam çözüm bulamazsam hepsini bırakıp giderim....

Kendi içimde bir sürü düşünce barındırıyorum, sürekli kafamda kuruyorum, doludan alıp boşa koyuyorum bir cevap bulamıyorum. Düşüncelerim sanki yarın gerçekleşecekmiş gibi davranıyorum bunların tüm sorumlusu kapalı hava :) Mr. Wayfarer'ada yansıtıyorum bunları, daha bugün" noldu cıvıl cıvıl konuşmuyorsun birşeyler anlatmıyorsun" dedi, haklı diyecek birşey bulamadım.

Dün tam iş çıkışı kanı beynime sıçratan bir olay oldu ve bu kadar büyük bir iletişimsizlik nasıl olur diye kendime sordum, benimle ilgisi olmayan bir konu hakkında hemde.... Kızdım, sonra düşündüm işin ucu bana gelir mi diye ama gelmedi, zaten gelemezdi, gelse bu sefer tutmazdım dilimi.. Hehhe sanki çok beni dinlerlermiş gibi.

En başta dediğim şeye çıkıyor tüm bu sorunlarım düşüncelerim, benim dahil olmadığım ama beni etkileyen değişikliklere hemen anında adapte olamıyorum, hepsini panik yapmadan korkmadan karşılıyor zamanla kabullenip acaba bumudur hayırlısı diyorum, hayat akıp gidiyor.

Arkadaşlarımı istiyorum yanımda, beraber gezmeyi istiyorum.

Ama şu aralar en çok tatile gitmeyi ve denize girmeyi istiyorum. Güneşlenmek, annemle plajda deniz sonrası türk kahvesi, soda içmeyi özledim...

Dokunmayın bana mazeretim var asabiyim, tatil özlemindeyim ben:)

30 Mayıs 2010 Pazar

Sıcak Sokaklardan Serin Sinema Salonlarına

Geçen yazımda bahsetmiştim hayvanat bahçesi resimlerinden bir iki kare koyarım daha sonra işte burdalar.....

En sevdiğim hayvan (nedenini bilmiyorum sormayın) zürafa... Kendilerini dışarda gördüğümden dolayıda çok mutluydum..

Kaplanlarda bize poz veriyorlardı, kaçırmak olmazdı bu pozları.

Bu maymunu çok sevdim çok şekerdi..... Tüm A.O.Ç Hayvanat Bahçesi resimlerini Mr. Wayfarer çekti...... Cumartesi günü hava çok çok sıcaktı, evde ne giyeceğime karar vermeye çalıştım durdum... Tunalı'ya attık kendimizi, Kuğulu Park'ta Lösev için kermes vardı oraya baktık biraz, bence çok güzel bir organizasyondu.... Tabiki Tunalı klasiği olan Flamingo'dan dondurmalarımızı yedik, nedense bu sefer bir Paşabahçe'ye giresim geldi, hava sıcak olduğundan belkide serinlemek oranın klimasından faydalanmak içinde olabilir, çatal bıçak takımlarına baktım, kendi evim olursa hangi yemek takımını almayacağıma karar verdim, hele bir tane vardı hayatta evime sokmam... D&R'a uğradık yeni çıkan kitaplara göz attık Ahmet Ümit'in yeni kitabını bekliyorum, Annem Serdar Ortaç'ın yeni albümünü almış.....


Gezine gezine saati akşam üstüne getirdik, cumartesi günü için sinemaya gidelim demiştik, Panora'ya doğru yola koyulduk, bu sefer önceden biletlerimizi aldık "Date Night" filmi için Mr. Wayfarer çok istiyordu ona gitmek, ben çok hevesli değildim ama iyiki gitmişiz çok çok güldüm tavsiye ederim acayip komik bir filmdi, Tina Fey zaten tarşılmaz çok komik....

Filmden önce Num Num'da yemek yedik havalar güzelleştiğinden terasını açmışlardı.... Bizde o sıcak havada soğuk soğuk biralarımızı içtik ............ Ardından filmimizi izledik..... Eurovision'da ikinci olduk... Herkes için güzel bir cumarteseydi.......



Pazar sabahı güne güzel uyandım.... Güneşi görerek uyanmak bana iyi geliyor kim ne derse desin..... Annemle dışarı çıktık, sonra öğlen yemeği için anneannem, teyzem, dayım bizim burdaki Quick China'ya gittik hep beraber güzel bir öğlen yemeği yedik, bizim sitenin hersene yaz kermesi şenlik tadında geçen o yapılır ona gittik Mr. Wayfarer'la birlikte... Çimlerde yattık... Sonracığıma canlı müzik vardı, bizde tam sahnenin ordaydık bir anda polis geldi, meğersem şikayet varmış gürültü oluyor diye.... Yaaaa uffffffffff pufffffff dedik.... Evvelcağzıma...Küçük çocuklar lastik top atmaca oynuyorlardı, hani lastik toplar varya yere atasınız sonra sıçrar gider gökyüzüne doğru nereye düşeceğini anlamazsınız, yere düşer seker gider başka yere hah işte onlar..... Ayağıma attılar onda birtane....... Güzel bir haftasonu geçirdim, yeri geldi NumNumda sosyetik müşteri oldum, Quick China'da fortune cookie'sini bekleyen küçük kız, yeri geldi kermeste sürekli konuşan yaşlı teyze, kimi zamanda lastik top sektiren arsız çocuk.... Yarın ise Pazartesi.....Yorum Yok........

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Tarçınlı Kurabiyeleri Yerken Ben

Yeni bir hafta başladı hatta her iyimser memur gibi bende çarşamba olmasından dolayı memnuniyetimi dile getireceğim... Bu hafta yeni yerimde çok büyük bir hızla bitip tükenmek üzere, sabah 8:30 da gelip masama oturmamla sonra tekrardan 5:30 olup kalkmam arasındaki o geçen uzun saatler artık bana daha kısa gelmeye başladı...Bulunduğum konum itibariyle okuldaki görevleri daha yakından incelem fırsatım oldu mesela evrakçıların ne kadar önemli oldukları konusunda herhangi bir fikri olmayan insanlar için söylüyorum çok çok önemliler, evrakların doğru zamanda doğru insana gitmeleri çok önemli.....

Mühendislerin kendilerini doğru ifade edebilmeleri ise çok daha önemli....

Hafta sonumu anlatıcak olursam eğer çok çok güzel bir hafta sonu geçti, Mr. Wayferer ile hayvanat bahçesine gittik ayy çok eğlendik, resimleri daha sonra koyacağım.. Bayağı güzel bir cumartesi geçirdik, sonra AOÇ'den köfte ekmek yedik, sonra gerçekten yorgunluktan pestilimiz çıkmış bir şekilde kendimizi köfte üzeri türk kahvesi ile ödüllendirerek sevdiğimiz kahveciye gittik...

Öyle bir yağmur yağdıki geçtiğimiz cumartesi küçük insanlar bence boğulabilirdi, allahtan hayvanat bahçesindeki gezimizi tamamlayıp çıkmak üzere olduğumuz zaman yağdıda ıslanmadık, içim acıdı valla özellikle aslan ve kaplanlara, iki adımlık kafesin içinde gidip geliyorlar yazık valla, en rahatlarıda bence kelaynak kuşlarıydı, kocaman kafesleri vardı, akbabalar bile küçük bir kafesin içindeydiler hemde bir kaçtaneydiler, yani kanatlarını bile açamazlar onlar o kadar dar yerde.....

Mr. Wayferer'la birlikte bol bol fotoğraf çektik, video kaydettik, anlatıcak ne kadar çok şeyim varmış susmadan sürekli konuştum ekran karşısında.....

Bunları yazarken ofiste, Mr. Wayferer'in annesinin yolladığı tarçınlı kurabiyelerden yiyordum, huzurluydum....

21 Mayıs 2010 Cuma

When History Begins to Re-Write Itself...

Yeni yerimde bir haftayı kazasız belasız tamamladım, komik günlerimde geçiyor sakin günlerimde, ya da bir anda masanım üstünde 500 tane kağıdın olduğu günlerde, azizim bu mühendisler kendi meramlarını anlatmaktan aciz insanlar, çok güldürüyorlar beni (aslında acınıcak durumları) ahahaha neyse bel altı vurmayım daha fazla............

Bugün Mr. Wayfarer'ın doğum günü (şimdi bunu okuyanlar bir an düşünüp "Wayfarer" ne diyecekler ama biliyorum ki MySis hemen anlar bide Mr. Wayfarer :) ) kocaman adam oldu ama hala ufak bir adam..... Akşam yemeğe gidiyoruz.

Geçen akşam yengemde kaldım en güzel akşamlarından birini geçirdim yine, yengem ve ben :) Neredeyse tüm yemek boyunca hiç sustuğumuz bir an olmadı, evet yemeğe gittik yenge yiğen....
Mr. Wayfarer'dan bahsettik ben konuştum o dinledi, ben sordum o yanıtladı, eğer ben okulun gazetesinde Yayın Yönetmeni Yardımcısı olmasaydım onun yerine Elle yada Vogue'da olsaydım, yengemde meşhur biri olsaydı, yada ben yayın yönetmeni yardımcılığı "force"umu kullansaydım yengemide dergiye çıkarırdım çokda güzel bir röpörtaj olurdu, evet okunurdum...Resimlerde çeker koyardık çok güzel olurdu.....

Hatta bir sonraki sayıyada annemi koyardım, başarı kadınlar derdim, sonra okuyucalardan mektuplar gelirdi (zaten mektupta gelmezdi e-mail atarlardı), başarılı demek illa iş anlamında başarılı olmak demek değil bence?

Neyse nerden geldiyse üstüme bu dergi editörlüğü havası.....

Ofise yıllık izin formları geldi, bu formlar resmi olarak, işler bitiyor demek benim için....Yada tam tersi... Benim yeni görevim olan meramlarını anlatamayan M.S, ve PhD öğrencilerine mezuniyet yazısı yazmak demek, aslında yazmayacağım onlara mezuniyet yazısı, bir dönemde "Advanced Communication Skills" dersi vericem... Bu ne kardeşim, ses tonu nasıl kullanılırdan başlayarak....

Yukarı kata çıkalı bir hafta oldu şimdiden öğlen yemek yermiyiz beraber diye iki farklı gruptan teklif aldım ve sadece beni bir haftadır tanıyorlar, asıl yerimde nerdeyse evet 2 sene (iki sene), hem yazıyla hem rakamla, oldu ben böyle bir teklif almadım..... Ne kadar neşeli olduğum, sürekli güldüğümden bahsediliyor, giydiğim kıyafetler baştan aşağı süzülmüyor (en azından bu yapılsa bile bana kesinlikle hissettirilmiyor) şu an için sevdim.. Belki haftayada buradan ne kadar nefret ettiğimi yazarım.........

Bunları yazarken, buzlu kahvemi yudumluyordum, pencereden baktım, hava kapalıydı ama canını sıkma dedi bulutlar, huzurluydum.....

18 Mayıs 2010 Salı

Late Bloomers...

Başlığın yazacağım şeylerle hiçbir ilgisi yok, pazartesi günü itibari ile yeni görevimin başına geldim, ufak ufak öğreniyorum teoride muhteşem süper anladım dediğim herşeyi pratik yaparken aslında teoride az kaldığımı fark ediyorum... Ama bunun bnm anlama kapasitemle doğrudan bir bağlantısı yok.. Efendim, iki gündür bu işler nasıl biter dediğim herşeyi öyle yada böyle hallediyorum hatta hoşuma bile gidiyor, etrafımdakiler anlayışlı maşallah bizim alt kattakiler gibi değil, patronum çok çok şeker çok sevdim çalışmayı, bilmediğim herşeyi en az on kere soruyorum. Mühendislerden kaçarken çalışma ortamım mühendislerin içi oldu ahahahahah ironik öyle değil mi, yanlız bu öğrenci milletini anlayamadım böyle bir rahatlık boş verme beni benden alıyorlar, paşam doktora yapıyor onu bile yapamıyor valla, işin içinde oldukça Phd durumuna bakışım değişti....

Çocuğu askere alıcaklar neyi nerden alması gerektiğini bilmiyor ağzında kafam kadar bir sakız birşeyler anlatıyor valla böyle bir dövesim geldi çocuğu, elinde idari belge buruş buruş valla inzibatı arar elimle veririm onu askere..... İki gündürde geliyor valla sinirimi bozuyor....

Manzaram güzel, kocaman bir masam ve yeni eşyalar var, alt kattaki eşyalarımız valla bir 15 senelik falan burası pırıl pırıl, yanlız burda da kafam printer da amma çok kağıt harcanıyor...

Yeni yeni şeyler öğreniyorum hoşuma gidiyor....

Tarkan'ın yeni şarkısını çok sevdim, radyoda ne zaman çalsa arabada sesini açıyorum..... Sevdanın Son Vuruşu, ünlü düşünür Tarkan ne demiş, "sen aşkı çiçek böcek, güneş bulut sanmışsın, mevsimine göre uyuyup uyanmışsın, benden sonra sevemezsin sen yanmışsın...." dinleyin sevin, sarıp sarmalayın.....

Ankara'da mevsim yaza çalıyor, hafif serin olsada, akşam yengemdeyim kız kıza dedikodu sohbet muhabbet:) lay layyy layyyyyyyy....

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Blogger Strikes Again...

Mutlu mesut olduğum ender pazartesi sabahlarından birinde gelen şok edici bir haberle mesut halimi, endişeli, vurdum duymaz, salı sabahı kesin uykusu kaçıcak bir hal aldı. Eylül ayına kadar Dekanlık ve Enstitü sekreterliğine çıkıyorum.......

Soğuk bir hava esti, yüzümde o yalan gülümseme tabikide yaparım dedim, ama içimde çok daha farklı sözler vardı, o an acaba beynim ile ağzım senkron kaçırır mı diye düşündüm. Evet ben gene bir görevdeydim.... Benim "mission" diye tabir ettiğim durumlar bana her 1.5 senede bir gelir yeni bir işi olması gerekenden daha kısa sürede öğrenmem rica edilir. Efendim durum şu şekilde intikal eder bize, doğum iznine gidecek olan sekreterimiz yerine geçek bir zaat 2 ay süren yazışmalar sonucu bulunamayıp, kendisi zaten raporlu olan ve 3 gün sonra izne ayrılcak sekreterimiz yerine gazetede görev alan bu işlerle hiç ama hiç alakası olmayan ben uygun görülmüşümdür. Genç olmamdan dolayı, ya da (ayrı yazılır) very replaceable olmamdan dolayı bu aslında 1 ay training gerektiren görevi 3 günde hemen öğrenmem çok uygun görülmüştür. Yönetime teşekkür eder, gelecek maçlarda daha iyi performans bekleriz. Gelecek 1.5 sene sonra aslında 4 gün önceden bile haber vermeyip bir gün öncesinden Rektör Yardımcılığı görevine atanacağım ise kulaktan kulağa gezmeye devam etmektedir, 2 sene sonra ise direk Rektörün yerine vekil olabileceğim artık kafalarda soru işareti bile bırakmayan bir durumdur.

Yaparım bu işide, sonuçta iki sene sonra Rektör vekili olmak var:) amanın evler yansın..... ama artık hangi MS. ve PhD öğrencilerinin kayıtları yanlış olur onu bilemem, hiç bir mesuliyet kabul etmem....

Hacettepe Şenlikleri başlıyor, ilk gece bana moral olması için Candan Erçetin'i çağırmışlar, demişlerki iki sene sonra Rektör vekili olacak Blog yazarı geliyor seninde çok büyük hayranın demişler, oda kırmamış sağolsun hemen kabul etmiş, bu haftaki programım uzun, cuma, cumarteside konserdeyim ben ararsanız, görüşelim şenliklerde, ben kim miyim? İki sene sonra Rektör vekili olacak kişi, karizmamdan tanırsınız :)

7 Mayıs 2010 Cuma

Listen What They Say...

Yine kuş olmuş uçarken bir hayattan öbür hayata, dinlenmek için durdum gene, kondum bir dala. Nefes almak için kaldırdım kafamı baktım gökyüzüne, hızlı hızlı geçti bulutlar üstümden....

Geçen sene uçan kuşlar dövmesi yaptırdım tam on iki tane bilinmeyene ama uzaklara uçan kuşlar, uçarak gözden kaybolan kuşlar. Dövmenin ne kadar eskilere ait olduğunu vucudu süslemekten öte, insana güç verdiğini hatta kabilelerin krallıkların simgesi olduğunu, herkes bilir. Hatta Dan Brown'un Kayıp Sembol kitabında, sayfa 19'da şöyle der "Dövme yapmanın amacı hiçbir zaman güzellik olmamıştı . Asıl amaç değişimdi." Bence çok doğru bir söyleyiş. Dövmeyi sevmeyenler olduğunu aklımdan çıkarmayıp daha fazla üstelemeyeceğim ama bence herkes küçükte olsa kendisini mutlu eden, bir dövme yaptırmalı.

Ben kuşları tercih ettim, çünkü kuşlar özgürdür, kırılgandır, çok sıkarsanız ölür, çok serbest bırakırsanız kaçar gider, besler bakarsanız bir sonraki bahar yine gelir, size çok şey anlatırlar. Her zaman kendi kanatlarıyla uçarlar, sürüler halindedirler ama herzaman kendi kanatlarıyladırlar.

Ben bu dövmeyi yaptırmadan önce sevdiğim bir arkadaşım kuş resimleri çeker, uçan martılarıda malum sitede ben olarak etiketlerdi, hatta neden uçan kuşlar dövmesi yaptırdığımı soranlara şakayla karışık çünkü uçan kuşlar martılar, yeşil tatlı bir bahar, gülen şen sevdalılar vardı.... diye devam eden şarkıyı çok sevdiğimi söylerdim. Böyle böyle kuşlarla ilişkilendirdim kendimi....

Şimdi bunu yazmak nerden çıktı....... Geçenlerde bir arkadaşımın resmini gördüm (uzaklarda olan) resimde bir martı vardı, tam başının üstünden geçiyordu, kafamda şöyle bir ses yankılandı, "nereye giderse gitsin bir şekilde ordasın"..... Kırgınlıklar, üzüntüler bir zaman sonra hatırlanmıyor bile, dilin kemiği yok insanlar kırıcı olabiliyor, hak edilmeyenleri dile getiriyor, söz ağızdan çıkıncaya kadar sizin esirinizdir, ağızdan çıktıktan sonra siz onun esiri olursunuz, kalp kıranın artık bir değeri kalmıyor, karşısındakine birşey ifade etmiyor... zaman herşeye iyi geliyor.

O resme bakarken ofisteydim, sabah erkendi, pencereden dışarı baktım, güneş vardı, bana göz kırptı, kahvemi yudumluyordum, huzurluydum........

28 Nisan 2010 Çarşamba

Spring is all over me

Bir önceki yazımda, bir sonraki yazımın "evlilik kararı" alan çiftler hakkında olacağını söylemiştim. İlişkide sıra evlilik kararı alınmaya geldiyse, insan herşeyi slow motion'da görmeye başlar bin tane soru hemde birbiri ile alakalı yada alakasız başka zaman yokmuş gibi o anda başınıza üşüşmeye başlar. Herşeye dışardan bakarsınız. Yakın arkadaşlarımdan biri gene yakın bir zamanda evlilik teklifi aldı, tek taşını parmağına geçirdi, yürekten mutlu olduk tebrik ettik. Sonra bir sorular deryasına gömüldü, erken mi oldu bu karar, ya sıkılırsak birbirimizden, nasıl olcak nolcak, o orda ben burda, ne zaman görüşücez, ya orda kalırsa iş bulup. Haklı hemde yerden göğe kadar.....Evlilik kararı alındığı gün, arkasına bağlı bin tane soruyla birlikte geliyor, ama unutulmaması gereken, eğer bu karar alındıysa ne yapılır edilir sonunda muradına erilir.

Bahar geldi, valla geldi, yarın bizim okulda nam-ı değer mayfest başlıyor. Kimlerin geldiğinden hiç bahsetmeyeceğim çok üzgünüm o konuda, kendi kendime protesto edip, sadece bir konsere gideceğim iki yerine. Havada yağmurlu olmayacakmış, yoksa ilk defa yağmursuz çamursuz bir bahar şenliği mi kutlayacağız....

Bugün birkez daha Nazım Hikmet'ten "Hayatı Iskalama Lüksün Yok Senin"i okudum, gülümsedim sadece, ardından kahvemi yudumladım, huzurluydum...

Şu aralar Moda Bloglarına çok gıcık olmaya başladım...

20 Nisan 2010 Salı

Hızla Geçen Hayatlar...

Uzun zamandır kafam dolup dolup taşıyor bir sürü düşünceyle. Aynı anda o kadar çok şey düşünüyorumki asıl neyi düşündüğümü unuttuğum bile oluyor. Ben değişiyorum, değişim geçiriyorum, kendimi bir kez daha yeniden tanıyorum. Tanıdığım beni seviyorum.

Düşünüyorum taşınıyorum, doludan alıp boşa koyuyorum herkes bir ikinci şansı hak eder mi diye düşünüyorum. Eder. Ama ne zaman eder, herkes her durumda ikinci şansı hak etmez. Sevdiğim bir insan hatta bazı durumlarda örnek aldığım kişi "eğer kaptan bir gemiyi batırdıysa diğer gemiyide ona verirsin çünkü bu sefer batırmayacaktır, artık öğrenmiştir." dedi. Haklı... Fakat ilişki konusunda çok değişken bir durum bu. Adam seni üzdü, senin gururunu zedeledi, sorunun hepsi ondayken senin kendinde sorun aramana neden oldu, ilişkiniz boyunca seni takdir etmedi, sonrada eyvallah çektiyse ikinci bir şansı hak etmez... Diyelim sen bu kadın ruhundan anlamayana verdin o şansı atari jetonu gibi harcamayacağını nerden bilebilirsin, ama harcarsada bu sefer ebediyen o davayı kapatırsın.

Biz kadınlar güçlüyüz, en zayıf en dibe vurduğumuz zaman küllerimizden yeniden doğarız... Bende işte yeniden doğdum. Ama asıl önemli soru dibe vurmuşmuydum....
Bence ilişkilerin ardından gelen ayrılıklarada insanlar saygı göstermeli, tükettiği ilişkisini üstüne yemek döktüğü bir beyaz gömlek misali hemen çıkarıp kirli sepetine atıp temiz bir gömlek giymek yerine, çıkarttığı gömleğin ardından biraz çıplak gezmeye cesareti olmalı. Ayrılığın ardından haftayı bırak gün geçmeden cangul cungul acılı alaturka kıvamında ağdalı bir ilişkiye başlamışsa gözyaşları içindeki ex-significant other o göz yaşlarını derhal silmeli yüzüne bir gülümseme yerleştirmeli ve olay mahallini derhal terketmelidir. Ne kadar çok orda kalırsa, oda o ilişkinin bir hayaleti olur, ve perili evleri kimse sevmez. Bu arada blog yazarının notu ani verilen kararlar sonrasında o ani verilen AN kadar etkili olmaz, o "an"ın vermiş olduğu rüzgar çarpar halk dilinde dendiği gibi fukara sümüğü gibi yere yapıştırır adamı.

NOT: Yukarda anlatılan olayın hiç bir gerçek kurum veya kişilerle alakası yoktur, gerçek hayattan esinlenilmiştir, etraftaki ilişkiler gözlenmiştir. Yarın ki konumuzda evlilik karırı verildikten sonra değişen duygular. Stay tuned.....

Bahar ayları geldi, nişan düğün dernek olayları hızlandı valla geçen seneden antremanlıyım, her hafta bir başka arkadaşımın "malum paylaşım sitesinden" nişan resimlerine bakıyorum, ve mutlu oluyorum, ekilen mahsülü toplamanın zamanıydı, hasat başlasın artık.

30 Mart 2010 Salı

Sometimes, Parfois, Alguna vez, Bazen

Bazen sadece haklısın demekten başka birşeyim olmuyor elimde
Bazen benim de bencillik yapma vaktim tutuyor, genelde ben yanlış zamanlarda yapıyorum
Bazen derdim kendimden büyük oluyor
Bazen içim içime sığmıyor
Bazen ise kaçıp saklanmak istiyorum
Bazen herkesin içinde olmak
Bazen ağlamak, bazense nedensizce gülmek istiyorum
Bazen ise sadece susmak
Bazen sadece gözlerimle konuşmak
Bazen ise sadece konuşmak istiyorum herşeyden
Bazen ise her telden çalmak istiyorum
Bazen üzüyor
Bazen üzülüyor
Bazen seviyor
Bazen ise seviliyorum

29 Mart 2010 Pazartesi

Sometimes I feel Like Throwing My Hands Up in the Air

Gün güneşli insanlar neşeli durumları geldi bana, havanın güneşli olması bu kadar mı iyi gelir insana bu kadar mı mutlu eder.

Harika müzik cdlerim oldu sürekli onları dinliyorum, çok rahatlatıyorlar beni ve mutlu ediyorlar, geçen hafta acayip güzel geçti, sürekli dışardaydım ve gezdim, sinemaya gittim, yemek yedim, dükkanlara bakındım, şarkı söyledim, dans ettim, içki içtim kısacası çok eğlendim.

Bir değişim var hayatımda ve ben bu değişimi seviyorum.... Farkında olmadan ne kadar çok insanın hayatına dokunduğumu ve değiştirdiğimi farkediyorum, olumlu değişiklikler olmuş, bunlar beni memnun ediyor. Kendime haksızlık ettiğimi gösteriyorlar bana, ben onlara, onlarda bana yol gösteriyorlar.

Şu sıralar neye gıcık oluyorum;
1- Sinyal kullanmayan bay&bayan sürücülere (o kol orda süs olsun diye konmamış kullanın)
2- Sarhoş olmadığım halde sen kafayı mı buldun diyenlere
3- Nerde nasıl eğlenileceğini bilmeyenlere
4- Herhangi birşey vermeden almaya çalışanlara
5-Gerçekten zeki olduklarını sanan ahmaklara
6-Vicdanını rahatlattıklarını sananlara

Şu sıralar nelere mutlu oluyorum;
1- Lo&Loud'da kahve içmeye (lezzetli kahveleri var)
2- Jazz Chill Cd'mi dinlemeye
3- Tunalı D&R'da gezinmeye
4- Bahar çiçeklerinin resimlerini çekmeye
5- Arkadaşlarımla içki içmeye
6- Kendim olmaya
7- Flamingo Pastanesinden dondurma yemeye (MySis sensiz aynı değil tadı)
8- Yeni açılan mekanları keşfetmeye
9- Gelecek için basit ama keyifli planlar yapmaya (haftasonu hayvanat bahçesine gitmek, yada parkta güneşte oturup çekirdek çitlemek gelene geçene bakmak)
10- Sinemaya gitmek

Beni mutlu eden şeylerin sayısı sevmediklerimden fazla olduğuna göre şu sıralar mutlu bir hayat yaşıyorum...

23 Mart 2010 Salı

Summer is officially on...

Benim için yaz 21 Mart ertesinde resmi olarak başlar gündüzle gece eşitlendimi, 22 Mart artık bir yaz günüdür. Ofiste pencere açık kalabilir, kuş sesleri duyulur bahar çiçekleri açmıştır.

Bahar temizliği yapılır, ilk temizliği gönlümde yaptım, sonra facebook sayfamda tüm wall'ımı temizledim, sonra ofiste artık neredeyse ağzımızdan çıkıcak olan dosyaları, Yapı işleri müdürlüğünün bize verdiği yetki ile yukarıda bir depoya koyduk, sandık ki biz rahatlıyacaz yokhh cıkhhh olmadı, bir tur daha çıkarmamız lazım bizim dosyaları depoya. Rafların 10 senelik tozları silindi, 10 senelik kağıtlar çöpü boyladı. Rahatladık biraz.

Dün akşam, sevgili Yeşil ile birlikte çok keyifli bir gece geçirdik. Önce Quick China'da yemek yedik çok lezzetli Margaritalar içtik, hatta dayanamadık iki kadeh içtik sonra Yeşil'in arkadaşları ile SPR'eye geçtik.

Spora geçen haftadan beri ara verdim, kendimi suçlu hissediyorum, dün gitmedim, çarşamba Duygu'nun doğum günü var gene dışardayım Allam sen cuma gitmeme mani olma.

Nisan'ın ikinci haftasıda izmir'e gidebilirim belli olmaz, ohh mis valla. Hadi bakalım Leylekleri havada gördüm seyahat sezonu başladı.

Bu arada şu İtalik'i çok merak etmeye başladım, orayada bir çıkarma yapmayı planlıyorum.

I say jump you say how high

Hafta sonu İstanbul'daydım çok eğlendim çok mutluydum. Yasom, Deniz Kuşum hep beraberdik uzun zamandır görmüyordum kendilerini.

Cumartesi günümüz Avrupa Yakasına ayrıldı, heryerini gezdik bol bol yürüdük, hava çok güzeldi, karşıya geçerken deniz foşur foşurdu motorun arkasından, hatta tam Yaso'ya insan yaşadığını hissediyor diyordumki, foş üstüme su geldi tam anlamıyla yaşadığımı hissettim. Akşam BiBuçuk'ta yemek yedik kesinlikle tavsiye ederim kendimi mutlu ve huzurlu hissettiğim ender yerlerden birisiydi. Bazı restoranlar benim için huzurlu oluyor kendimi iyi hissediyorum BiBuçuk bana bunu hissettirdi garsonlarda çok nazik ve ilgililer yanlız cumartesi akşamı "walk-in" olunca yer sorunu olabiliyor ben rezervasyon yaptırılmasını öneririm. Atlas pasajına girmeden olmazdı, bir şal ve yüzükle Atlas Pasajını kapadım.

Pazar günü Deniz Kuşumda bize katıldı Cadde Bostan Sahil ve Cadde yaptık, sonra tekrar eve dönüş çantamı kapadım, hoop kendimi tekrar Ankara otobüsünde buldum.

Bu arada İstanbul'a gelirkenki internet bağlantısı ve dönerkenki internet bağlantısı arasında bayağı fark vardı. Yanlız Varan'da yemek servisini neden kaldırmışlar anlayamadım. Muavine dedim sen bana bir sandviç daha ver.

Offf çok güzeldi deniz kokusunu doya doya içime çektim, Ortaköy'de kumpir yemeğide unutmadık tabikide, yapılması gereken herşeyi yaptık.

10 Mart 2010 Çarşamba

İsyan ediyorum yaa...

İsyanlardayım kimse ellemesin beni uzun zamandır beklediğim Alice in Wonderland nihayetinde vizyona girdi fakat oda nesi Türkçe dublajlı... Parmağımı basıyorum birkaç noktaya. Öncelikle neden her sinemada oynamıyor, ne biliyim Panora, Gordion, Bilkent gibi. Neden orijinal bildiğimiz anam babam usülü Türkçe altyazılı versiyonu yok. Vede hangi aklı selim insan bir Tim Burton filminin çocuk filmi olabileceğini sanmıştır. Hadi diyelim sen Tim Burton kim bilmiyorsun, yani filmi satın almışsın dublajlıyorsunuz ee hiç mi izlerken "bi dakka ya, bu çocuk filmi değilki" demediniz. Bu ne kendini bilmezliktir, çok isyanlardayım, yetkili merci kimse söyleyin yazı yazıcam. Vercem veriştircem. Böyle bir heves internetten gördükki Armada da orijinalmiş, kalktık gittik oda nesi, türkçe. Girmedim valla geri döndüm. Ben böyle zulüm böyle salaklık görmedim.

Bir gönlümce "You're all late for tea" izleyemedim yada "I need a pig here" ufffffffffff gelmeyin üstüme...

2 Mart 2010 Salı

1 Mart 2010 Pazartesi

Don't Go Breaking My Heart, from Elton John& Kiki Dee

Demişki bir zamanlar Grace Kelly, The Country Girl filminde 1954 yılında "The last time we talked, Mr. Dodd, you reduced me to tears. I promise you, it won't happen again." Sonra favori ismim Mika, onu Grace Kelly şarkısına koymuş ki şu aralar kafamda sürekli dönüp duran tek şarkı sabah akşam dinlediğim, haydi ne duruyorsunuz sizde dinleyin. Bide eskilerden başlıkta yazmış olduğum Don't go Breaking My Heart'ı dinleyin....

Şu aralar kalp kırıklıkları yaşayanlar varsa iyi gelir, bide gene favorim Mika'dan "Relax, Take it Easy" uff çok güzel. Sesi açaraktan dinleyin.

23 Şubat 2010 Salı

What he says...

Günler geceleri kovalarkan hayat dediğimiz şu akıntı devinimle hızla akmaya devam ederken, nefes almak için tutuntuğumuz taş elimizi kesebilir, her taş sektirmelik olan düzlerden değildir. Elin kanar, geçer o kesik izi orda kalır, sen ona bakarsın taşı nasıl tutman gerektiğini anlarsın.

Gene günlerin geceleri kovaladığı birgün pencereden dışarı bakıyorum, kaç gündür yağan yağmurlar fırtınalar durulmuş güneş açmış, güneş ama daha korkak bulutların arkasına saklanmış, sonra şu sözü hatırlıyorum "her gecenin bir gündüzü vardır"

Paulo Coelho sevdam aldı beni benden gene bu sefer, son günlerde ihtiyacım olduğunda bana ihtiyacım kadar yardımcı olan yazılar beni bulmakta, en son hangi yazı buldu beni burda yazmayacağım fakat Aziz Nesin'den "Sen söylemeden de ben biliyordum" dersem sizde hızlı bir Google araştırması yaparsanız herşey açıklığa kavuşur diye düşünüyorum. Gel gelelim bizim Paulo'ya bakalım Piedra Irmağı'nın kıyısında oturup ağlarken neler söylemiş:
"Every day, God gives us, as well as the sun, a moment when it is possible to change anything that is causing us unhappiness. The magic moment is the moment when a "yes" or a "no" can change our whole existence. Every day, we try to pretend that we do not see the moment, that it does not exist, that today is the same as yesterday and that tomorrow will be the same too. However, anyone who pays close attention to his day will discover the magic moment...a moment in which all strength of the stars flows through us and allows us to perform miracles."
By Paulo Coelho, from the By the River Piedra I sat Down and Wept

Bu arada "...causing us unhappiness" cümlesinde sadness kelimesini kullanmaması ayrıca dikkatimi çekti, hatta hoşuma gitti.

11 Şubat 2010 Perşembe

Gone with the Wind...(Not the movie, us)

Sanırım 45 kilo falan olsaydım bugün uçmuş gitmiş olabilirdim, bu nasıl bir rüzgardır yaa. Sadece yolun karşısına geçicem yemek yemeye ama ne mümkün. Beremi kulaklarıma kadar indirmişim zaten genede üşüyorum. Açtık ofiste klimayı 30 derecede ısınıyoruz, koridordaki tüm kapılar kapalı soğuk zira hava çok soğuk. Toz toprak damı havada ne böyle, gri değil de hafif bir kahverengilik var. Eğer dünkü kurallar geçerli olursa birazdan yağmur yağmalı ve gökkuşağı çıkmalı...

Birkaç gündür gazetelerde hayvanlara yapılan işkencelerle ilgili haberleri okuyorum yüreğim dayanamıyor, Bodrumda kediyi öldürüp kanını içen kadın, eve hacize giden memurun bahçedeki köpekten korkup veteriner çağırtıp uyutması. Hadi ilk olay tam bir psikopat durumu da, bu ikinci olayda be adam madem korkuyorsun neden öldürüyorsun hayvanı, sana bu hakkı kim veriyor. Birde veteriner çağırmış, o veteriner neden yok yapamam demiyor. Sokak köpeği değil ki bu sahipli hayvan. Köpek sahibesinin en üst makamlara gitmeye davet ediyorum.

Dün akşam arkadaşlarla langırt oynadık, çok özlemişim valla çok eğlendim langırtta hele o "atan kazanır" durumuna bayılıyorum, bu arada fırfır yok bilek gücüyle:) Dart oynadık bide ama o konuda çok iddalı değilim, ama genede belirtiyim sonuncu olmadım :)

Bide gene Bejeweled oyununa sardım tüm gün oynayabilirim, amerikaya hem giderken hem dönerken büyülenmiş şekilde onu oynuyordum, şimdi ofisteki bilgisayarada indirdim orada da oynuyorum hatta hem telefonla konuşup hem oynuyorum, huzurluyum......

Dün akşam hep birlikte yemek yemeye gittik, gitmeden önce Sengör'ün ofisinde beklerken çekirdek çitliyorduk, çekirdek çitlemeyide özlemişim valla, geçtik çöp kutusunun başına çıt çıt... Tam böyle etli bir çekirdek çitliyordumki büyük bir keyifle pıt diye kendini çöpe attı, mutsuzluk anı oldu benim için, burdan yola çıkarak size Umut Sarıkaya'nın "Umut Sarıkaya Tipi Mutsuzluk" tanımlamaları aklıma geldi. Mesela bitmiş şampuan içine su dolduran anne, yediğin bisküviyi çayın içine tutmak, tutma süresini uzun tutup akabinde parçanın çayın içine düşmesi, artık hiçbirşey eskisi gibi değildir" burdan devamını okuyabilirsiniz, buna bir ekde benden çitlemeyi dört gözle beklediğiniz çekirdeğin yere düşmesi yada çitlerken kabuğu tam açamayıp parçalamak.